ÖZET
18.10.2022 tarihli ve 31987 Sayılı Resmî Gazete yayımlanan “BASIN KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” başlıklı 7418 sayılı kanun 13.10.2022 tarihinde kabul edilmiştir. Bu kanunun 29. Maddesi ile birlikte 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na 217’nci maddesinden sonra gelmek üzere;
“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu
Madde 217/A- (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.”
şeklinde yeni madde olarak düzenlenmiştir. Söz konusu madde, ceza hukuku sistematiği kapsamında ele alınacak olup suçun unsurları bakımından değerlendirilecektir.
I. GİRİŞ
Son yıllarda internetin çok hızlı bir şekilde yaygınlaşmasıyla, internete erişim adeta bir temel hak olarak tezahür etmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak internet aleminin bir parçası olan dijital platformlar aracılığıyla bilgilerin, haberlerin, içeriklerin toplumda insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla paylaşılması ve dolaşıma girmesi vaki olmuştur. Elbette bilgilerin toplum içinde yayılması, öğrenilmesi ve tartışılması demokratik toplumda bireyler bakımından bir hak; basın kuruluşları açısından ise bir ödevdir, ancak doğruluğu kesin olmayan bilgilerin bireylere insanın temel hareketi olan düşünme ve süzgeçten geçirme şansı vermeden denetimsiz ve öngörülemez şekilde aktarılması bireylerin elinden özgür irade ile karar verme şansını alacak, bireyleri manipüle edilmeye ve yönlendirilmeye karşı savunmasız bırakacak, bir bakıma bireyin kendini gerçekleştirmesinin önünü tıkayacaktır. Dezenformasyon yasası ile bu durum önlenmeye çalışılarak demokratik toplumun 3 temel taşı olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik muhafaza edilecek ve toplumun ileriye, müreffeh yarınlara geçişi temin altına alınacaktır. Biz de, öncelikle aşağıda inceleyeceğimiz TCK md. 217/A’daki “Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçunun “Kahramanmaraş Milletvekili Ahmet Özdemir, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız ve 64 Milletvekilinin Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4471) ile Dijital Mecralar Komisyonu ve Adalet Komisyonu Raporları”nda yer alan gerekçesine yer vererek, sonrasında ise ceza hukuku sistematiği kapsamında tüm bu hususlara değinerek düzenlemeye ışık tutmaya çalışacağız.
“Madde 29-Düşünce ve kanaat (ifade) özgürlüğü, kamusal tartışma ve kanaat oluşumunu mümkün kılarak demokratik toplumun oluşmasına katkı sağlayan temel hakların başında yer almaktadır. İfade özgürlüğünün temeli ve zemini, doktrinde “fikirler pazarı” olarak nitelendirilmektedir. Demokratik toplumun vazgeçilmezleri olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik; bireyin kendisini geliştirmesine, dolayısıyla toplumun ilerlemesine yol açan en temel gerekliliklerdir. Bu gereklilikler ise ifade özgürlüğünün alt yapısını oluşturmaktadır. İfade özgürlüğü, haber ya da bilgiye ulaşma hakkı, kanaat sahibi olma hakkı ve kanaati açıklama hakkı olmak üzere üç unsurdan oluşmakta ve bu alanları korumaktadır. Haber ya da bilgiye ulaşma hakkı; bireylerin iletişim araçlarını özgürce kullanabilmelerine, haber ve bilgi kaynaklarına kolayca erişebilmelerine ve fikirler pazarında yer alan farklı görüşler arasından diledikleri seçimi yapabilmelerine, böylece kendilerine ait (özgün) düşünce ve kanaatlerini oluşturabilmelerine imkân sağlamaktadır. Özünde, negatif statü haklarından olan ifade özgürlüğü, devletler için negatif yükümlülük getirmektedir. Bunun yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemelerinin etkisiyle temel hak ve özgürlüklerin günümüzde ulaştığı seviye, ifade özgürlüğü bakımından devletlerin pozitif yükümlülüklerini de ortaya koymaktadır. Gelişmekte olan bu pozitif yükümlülüğün, özgürlüklerin önünü açmak ve geliştirmek yönünde olacağında şüphe bulunmamaktadır. Teknolojik gelişmelerin ve internetin yaygınlaşmasına bağlı olarak ciddi rağbet gören dijital platformlar, daha çok “içerik” olarak nitelendirilebilecek bilgi veya haberlerin yayılma hızını öngörülemez biçimde artırmış ve bu içeriklerin zihin süzgecinden geçme, analiz etme ve değerlendirme süresini oldukça kısaltmıştır. Bu noktada, internetin sağladığı anonim ortam yalan, yanlış veya manipülatif içeriklerin artmasına neden olmuştur. Bilhassa, özel saiklerle oluşturulup organize bir biçimde yayılan içerikler veya bot hesaplar aracılığıyla yapılan paylaşımlar, internet ortamındaki dezenformasyonu hızlı bir biçimde artırmaktadır. Bu şekilde maksatlı bir biçimde oluşturulan uydurma içerikler, fikirler pazarındaki ürün güvenliğini olumsuz etkilemekte, bireylerin kanaat oluşumunu manipüle etmekte ve özgür düşünceyi ipotek altına alarak demokratik ortamın masumiyetini zedelemektedir. Sonuçta, kişilerin habere veya bilgiye erişimini kolaylaştırmaya yönelik mekanizmalar ve imkânlar geliştirilirken, haber veya bilginin güvenliği sağlanarak, özgür ve özgün fikirlerin demokratik ortamda çatışmasına ya da yarışmasına yönelik tedbirlerin alınması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Maddeyle, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli olacak şekilde alenen yaymak suç olarak düzenlenmektedir. Fiilin, “kamu barışını bozmaya” elverişli olması aranarak, bu suçun somut tehlike suçu olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra “dezenformasyon” olarak nitelendirilen bu fiillerin, kişilerin bireysel kanaatlerini açıklama veya haber verme haklarıyla karıştırılmaması için fiilin, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle gerçekleştirilmesi ilave bir unsur olarak aranmaktadır. Belirtmek gerekir ki, dezenformasyona konu içerik, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili doğrudan asılsız bir bilgi olabileceği gibi tahrif edilmiş bir bilgi de olabilecektir. Kamu barışına yönelik suçlar kapsamında ihdas edilen bu suçun, Bölümde yer alan diğer suçlardan daha farklı bir alanı düzenlediğinde şüphe bulunmamaktadır. Ayrıca suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hali, cezada artırım sebebi olarak öngörülmektedir”1.
II. HALKI YANILTICI BİLİGİYİ ALENEN YAYMA SUÇUYLA KORUNAN HUKUKİ DEĞER
Fiil “kamu barışını bozmaya elverişli” olması halinde cezalandırılacağı için bu düzenleme ile korunan hukuki değerin kamunun barış içinde yaşama hakkı olduğundan söz edilebilir. Kamu barışı kavramından, bireyler arasındaki ilişkilerde hukukun egemen olduğu toplum düzeni anlaşılmalıdır. Bireylerin taşıdığı, barış esasına dayalı bir hukuk toplumunda yaşadıklarına dair duygunun da kamu barışı kavramının içerisinde düşünülmesi gerekmektedir2.
TCK 217/A maddesinde yer alan fiilin alenen işlenmesinin aranmasından hareketle, ilk olarak korunan, ulusal düzeydeki kamu barışıdır. Bu düzenleme ile hem genel hukuk güvenliği hem de halkın hukuk düzeninin korunmasına dair hissiyatı önemsenmektedir. Diğer korunan hukuki değerler ise kamu düzeni, düşünce ve ifade hürriyeti korunması, doğru haber alma hakkının tesisi, hukuk güvenliğinin sağlanması ve dezenformasyon ile mücadeledir.
Belirtmek gerekir ki, bu düzenlemelerin amacı, devletin hukuki varlığının korunmasıdır ve bu koruma, kamu düzeni ve kamu barışı gibi menfaatleri içerir. Bu menfaat, suça teşvik eden veya örgütlü suçluluk faaliyetleri gibi iç düzeni, kamu güvenliğini ve barışını zayıflatabilecek unsurları da ihtiva eder. TCK tarafından ele alınan kamu barışı kavramı, sosyal hayatın düzenlenmesinde kullanılan hukuk normlarının yarattığı sosyal huzur, barış ve güveni ifade eder.
Bu husus suçun eklendiği kısım başlığından da anlaşılmaktadır. Nitekim halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun eklendiği TCK’nın üçüncü kısmının beşinci bölümünün başlığı “Kamu Barışına Karşı Suçlar”dır. Bundan da anlaşıldığı gibi, bölümde düzenlenen suçlarla ve bu suç ile korunan hukuki değerin kamu barışı olduğu söylenebilecektir.
III. SUÇUN TEMEL UNSURLARI
A. Maddi Unsurlar
1. Fiil
a. Genel Olarak
Fiil, kişinin iradesiyle hâkim olduğu, belli bir neticeyi gerçekleştirmeye matuf ve harici dünyada cereyan eden bir davranıştır3. Suçun kanuni tanımına uygun olarak haksızlık teşkil eden bir insan davranışı fiil olarak değerlendirilmektedir. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçuna ilişkin kanunda ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilginin halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayılmasını sağlayan kimse fiil unsurunu meydana getirmiş olmaktadır. Bu bağlamda gerçeğe aykırı bilginin alenen halk arasında yayılması fiil olarak kabul edilecek olup, incelenmesi gereken unsur bir bilginin gerçek olup olmadığıdır.
Madde metninin gerekçesinde; “gerçeğe aykırı bilgi” kavramından ne anlaşılması gerektiği açıklanmamış, sadece “yalan”, “yanlış” veya “manipülatif içerik”, “dezenformasyon”, “uydurma içerik” gibi kavramlara yer verilerek, suçun maddi unsurunu oluşturan “gerçeğe aykırı bilgi” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda bir açıklamada bulunulmadığı görülmektedir4. Bundan dolayıdır ki gerçeğe aykırı bilgi kavramının ne olduğu, kimin bir bilginin gerçeğe aykırı olduğunu tespit edeceği hususlarında tartışmalar meydana gelmiştir. Yargılama safhasında mahkeme tarafından somut olayın özellikleri değerlendirilip bir bilginin gerçeğe aykırı olup olmadığı tespit edilerek gerçeğe aykırı bilginin halk arasında yayılması fiilinin sübuta erip ermediğine karar verilecek olduğundan hangi bilginin gerçek olup olmadığına ve tespitin nasıl yapılacağına ilişkin meydana gelen tartışmaların yersiz olduğu kanaatindeyiz. Ancak madde metninde geçen gerçeğe aykırı bilgi kavramı ile halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu başlığı arasında bir paralellik olması gerektiği, gerçeğe aykırı bilgi kavramının bu bakımdan tartışıldığında başlıkta yer verilen yanıltıcı bilgi kavramının gerçeğe aykırı bilgi kavramı ile değiştirilerek düzenlenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Zira gerçek olan bir bilginin de halkı yanıltmak amacıyla kullanılabileceğini öngörmekteyiz. Halkın yanıltılması istenen konuyla alakası olmayan gerçek bilgi ile de dezenformasyon sağlanabileceği nazarı itibara alındığında, madde başlığının “gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayma” suçu olarak düzenlenmesinin “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin unsurlarından birisi olan “belirlilik” ilkesine uygun olacağını düşünmekteyiz. Keza, bu itibarla madde başlığı ile madde metni arasında paralellik sağlanmasının madde metnindeki muğlaklığı da kaldırması bakımından daha doğru olacağı kanaatindeyiz.
b. Aleniyet Unsuru
“Aleniyet” kelimesi sözlükte “bir şeyin açık, görünür ve saklı olmadan göz önünde bulunması” veya “her şeyin açık ve görünür hali, dış görünümü” anlamlarında kullanılır5. Mukayeseli hukukta aleniyetin tanımı yapılmış olup Avusturya CK’nın 69 uncu maddesinde aleniyet, “doğrudan doğruya geniş bir şahıs kitlesi tarafından algılanabilecek hareketler” olarak tanımlanmış, Brezilya CK’nın 233. maddesinde, “umumi yer, halk açık yer veya herkesin bakabileceği yer” aleniyet için yeterli sayılmış, Arjantin CK’nın 129. maddesinde, “umuma açık yer” deyimini kullandıktan sonra “özel yerlerde işlenen fiillerin istenmeden görülmesi halinde de” eylemin aleni olduğu kabul edilmiştir. Yasal düzenlememizde aleniyet hakkında açık bir tanıma yer verilmemişse de aleniyet kavramına, 765 sayılı (eski) TCK’nın Askerlere itaatsizliğe tahrik suçunun düzenlendiği 153. maddesinde açıklanmak suretiyle yer verilmişti. Anılan madde şu şekildeydi:
“Fiil :
1 - Matbuat vasıta ile veya herhangi bir propaganda vasıtası ile;
2 - Umumi veya umuma açık bir mahalde ve birden ziyade kimseler huzurunda;
3 - Toplanılan mahal veya içtimaa iştirak edenlerin adedi veya toplantının mevzuu ve gayesi itibarı ile hususi mahiyeti haiz olmayan bir içtimada işlenmiş olursa Ceza Kanununun tatbikında aleni olarak işlenmiş sayılır.”
Doktrinde aleniyet kavramına ilişkin çeşitli görüşler yer almaktadır. Bir görüşe göre, fiilin herhangi bir kimsenin görüp işitebileceği bir yerde işlenmiş olması aleniyet teşkil etmektedir. Buna göre aleniyet suçun göz önünde işlenmesi demek olmayıp, fiilin işlendiği yerin umumi bir yer olması ve görülebilmek imkanının mevcut bulunması halinde gerçekleşir6. Bu görüşe göre; Yargıtay, “sokak”7, ”polis merkezi önünde”8, “site bahçesinde”9, “aleni bir yer olan polis merkezi içerisinde”10, “sahil kenarında”11, “duruşma salonu”12, “mahkeme kalemi”13, “mobilya satış mağazası”14, “köy yolu”15, “dispanserin bekleme odası”16, “her tarafı açık olan evin damı”17, “karakol binası”18, “cami”19, “doktor muayenehanesinin bekleme salonu”20, “tarla”21, “PTT memurunun mesai odası”22, “evin bahçesi”23, “çeşme başı”24, “fabrika binaları”25, “cadde üzeri”26, “öğretmenler odasının önü”27, “duvarla çevrili avlu içi”28 aleni olarak; “cezaevi”29, “evin içerisi”30, “cezaevinde koğuşu”31, “ekip aracı”32,”Jandarma Komutanlığına ait bahçe”33, ”apartman içi”34, “evin içi”35, “bağ evi”36, “PETKİM misafirhanesi”37, “taksi içi”38, “öğretmenlerin istirahat ve özel çalışmalarına ayrılan oda”39, “orman bölge şefinin odası”40, “patates tarlası”41, “hasta odası”42, “santral memureleri ile kontrol görevlilerine ayrılan bir yer”43, “cezaevi içi”44, “sorgu odası”45 gibi yerleri aleni olmayan yer şeklinde nitelendirmiştir46.
Yargıtay’ın TCK 125. maddesinde yer alan hakaret suçu kapsamında aleniyet kavramına ilişkin içtihadı;
“Aleniyet hakaret eyleminin herkesin duyabileceği, görebileceği ve sayısı belli olmayan birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olması anlamına gelmektedir. Aleniyet nedeniyle artırım yapılmasının amaçlarından biri mağdurun onur ve şöhretinin, fiili başkalarının duyması veya duymasına açık olması nedeniyle daha fazla zarar görmesi diğeri ise hukuka aykırılık teşkil eden fiilin bizatihi aleni olarak icra edilmesidir.
İnceleme konusu somut olayda; sanığın, hakaret içeren sözlerini aleni yerlerden olmayan hükümlü bulunduğu cezaevinde söylemesine rağmen sanık hakkında şartları oluşmadığı halde aleniyet artırımı yapılarak fazla ceza verilmesi hukuka aykırıdır”47.
şeklindedir. Bu bağlamda Yargıtay aleniyet kavramının gerçekleşebilmesi için aleni olarak nitelendirdiği yerlerin de varlığını aramaktadır.
Bir başka görüşe göre, yapılan hareketlerin belirli olmayan ve birden çok kişi tarafından algılanabilme imkanının olması aleniyetin tespitinde esas alınmalıdır. Hareketin yapıldığı yerin aleniyetin belirlenmesinde önemi bulunmamaktadır48. Aleniyet için temel ölçüt, fiilin gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirli olmayan ve birden fazla kişi tarafından algılanabilir olmasıdır. Algılamak, görmek veya duymak şeklinde olabilir. Aleniyetin gerçekleştiğinden söz edebilmek için kesin görülmüş veya duyulmuş olması da şart değildir. Görülebilir veya duyulabilir olması yeterlidir. Bu durum somut olayın niteliğine göre belirlenir49. Aleniyet, belirsiz sayıda kişilerin eylemi görmeleri veya duymalarına olanak sağlayacak şekilde suçun işlenmesini ifade eder50.
Kanaatimizce, yerin niteliği aleniyetin kabulü bakımından önemsizdir. Eylemin belirli olmayan birçok kişi tarafından algılanabilir olması aleniyet unsurunun gerçekleşmesine sebebiyet verebilecektir. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun kurucu unsuru failin gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaymasıdır. Sonuç olarak, toplumsal yapının ve teknolojinin hızla değiştiği ve bilgisayar, internet, cep telefonu, sosyal medya gibi olguların sıklıkla telaffuz edildiği günümüzde, “Aleniyet” kavramı da söz konusu halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından daha fazla irdelenmeli ve incelenmelidir.
2. Suçun Konusu
Suçun konusu, tipik hareketin üzerinde gerçekleştiği kişi veya şey olmakla birlikte eşya veya kişinin fiziki, maddi yapısı da suçun konusunu ortaya koyabilecektir. Suçun konusu hakkında yapılan kısa tanımdan hareket edildiğinde halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun konusunu ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili olan gerçeğe aykırı bilginin oluşturacağını söylemek mümkün olacaktır.
TCK m. 217/A’da halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak kastıyla, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili konularda gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli bir şekilde alenen yayan kişi cezalandırılmaktadır. Bu fıkrada yer alan suçta, fiilin üzerinde gerçekleştiği şey alenen yayılmış olan gerçeğe aykırı bir bilgidir. Suçun konusunu, tipik hareketin üzerinde gerçekleştiği kişi veya şey olarak incelediğimizde, söz konusu alenen yayılmış olan gerçeğe aykırı bilgi ve bu gerçeğe aykırı bilginin yayılmış olduğu halk olarak değerlendirmek gerekecektir.
Bu bağlamda son olarak suçun konusu üzerinde yarattıkları etkiye göre suç tipleri arasında, zarar suçları ve tehlike suçları şeklinde ayrım yapılmaktadır.
Kanuni tanımı itibariyle bir suçun oluşumu bakımından, işlenen suçun konusu bakımından tehlikeye sebebiyet vermesinin yeterli olması veya suçun konusunu zarara uğratmasının gerekli olması noktasından hareketle suçlar; zarar suçları ve tehlike suçları şeklinde bir tasnife tabi tutulmaktadır.
Suçun konusu üzerinde yarattıkları etkiye göre yapılan tasnif uyarınca zarar suçları hareketin konusunun zarara uğratılması, gerçek bir değer kaybına maruz kalması gerekmektedir. Söz konusu zarar ve değer kaybından anlaşılması gereken ise işlenen fiilin neden olduğu çıkar kaybı, olumsuz, kötü sonuç ve ziyan olmalıdır.
Öte yandan tehlike suçlarında, kanuni tanımında işaret edilen hareketin konusu bakımından tehlikeye sebebiyet verilmesi kâfi olacaktır. Suç tipinin işlenmiş sayılabilmesi için haksızlık teşkil eden hareket doğrultusunda konunun gerçekten zarara uğraması şart değildir. Zarara uğrama tehlikesi ile objektif olarak karşılaşmış olunduğu ve suçun konusu üzerinde zarar tehlikesi yaratabilme imkanının varlığının kabul edilmesi, tehlike suçları bakımından suç tipinin işlenmiş sayılması bakımından yeterlidir.
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun konusu bakımından yukarıda her ne kadar alenen yayılmış olan gerçeğe aykırı bilgi, gerçeğe aykırı olan bilginin yayılmış olduğu halk olarak değerlendirilmişse de suçun konusu bakımından halk arasında yayılmış olan gerçeğe aykırı bilginin neticeten kamunun barışını etkileyeceği ortada olacağından suçun konusu bakımından kamunun barışı olacak şekilde de değerlendirme yapmak gerekmektedir.
İşlenen fiil, suçun konusunu objektif olarak zarara uğrama tehlikesi ile karşı karşıya bırakmışsa “tehlike suçu’ndan” söz edilir. Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun kanuni tanımına baktığımızda kamu barışının bozulmasının suçun unsuru olarak değerlendirilmemesi, suçun zarar suçu olarak değerlendirilmeyip kamu barışını bozmaya elverişliliğin aranması uyarınca tehlike suçu kapsamına girmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Tehlike suçları ise kendi içerisinde somut tehlike suçu ve soyut tehlike suçu olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Kanuni tanımdaki hareketlerin, yöneldikleri suç konusu üzerinde gerçekten bir tehlike yaratıp yaratmadıklarının hakim tarafından araştırıldığı suçlar somut tehlike suçları olarak tanımlanırken, soyut tehlike suçları ise suçun kanuni tanımında yer alan hareketin işlenmesinin o suçun oluşması bakımından yeterli görüldüğü suç tipleri olarak tanımlanmaktadır.
Somut tehlike suçları ile soyut tehlike suçlarının farkının ortaya koyulması konunun anlaşılması bakımından faydalı olacaktır. Somut tehlike suçlarında, hakimin, meydana gelen somut olayda suçun konusunun gerçekten tehlikeye düşürülüp düşürülmediğinin araştırılması gerekirken, soyut tehlike suçlarında söz konusu hususun araştırılmasına gerek yoktur.
Kanaatimizce halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun, TCK’da eklendiği bölüm olan özel hükümlere ait ikinci kitabının topluma karşı suçları düzenleyen üçüncü kısmında yer alması ile birlikte suçun kanuni tanımında yer alan “kamu barışını bozmaya elverişli şekilde” ifadesinin, TCK 170/1 maddesi ve 216. maddesinin gerekçeleri ile Yargıtay’ın içtihatları kapsamında değerlendirildiğinde, somut tehlike suçu olduğunu ifade etmek gerekecektir.
Şöyle ki; TCK 170/1 maddesinde yer alan genel güvenliği kasten tehlikeye sokma suçunun madde metninin birinci fıkrasında, bu suçu oluşturan seçimlik hareketler, yangın çıkarmak; bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmak; silâhla ateş etmek veya izinsiz patlayıcı madde kullanmak, olarak belirlenmiştir. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekir. Böylece, söz konusu suç, bir somut tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. Suçun gerçekleşmesi somut tehlikenin ortaya çıkmasına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle fiil; “kişilerin hayatı, sağlığı ve malvarlığı bakımından tehlikeli olabilecek biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda gerçekleşmiş” olmalıdır51. Örneğin TCK’nın 170’inci maddesinin birinci fıkrasında yangın çıkarmak hareketi cezalandırma bakımından yeterli değildir. Hakim bu hareketin sonucunda “kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından” bir tehlikenin doğup doğmadığını ya da “kişilerde korku, kaygı veya panik yaratılıp yaratılmadığını” somut olayın özelliklerini dikkate alarak araştıracaktır. Ayrıca somut tehlike suçlarda korunan konu üzerinde objektif olarak gerçek bir tehlike meydana gelmiş olması şart olduğuna göre, failin eylemi ile ortaya çıkan tehlike arasında nedensellik bağı da kurulmalıdır52.
TCK 216. maddesi bakımından ise Yargıtay’ın konuya ilişkin içtihadı;
“Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 312. maddesinde ..”kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye alenen tahrik” aranmakta iken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 216/1. maddesi ise “... tahrik eden kimse, bu nedenle ....açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması halinde .... cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. 765 sayılı Yasanın 312. maddesinde fiilin suç olması için sadece sanık tarafından söylenmesi ve yazılması yeterli görüldüğü halde, 5237 sayılı TCK’da belirtilen hususlar yeterli görülmeyip “... bu nedenle açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” unsuru aranır hale gelmiştir. Gerçekleşen fiilin dış dünyada meydana getirdiği etki ve tepki gözetilmekte, açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması “halinde” fiil suç sayılmaktadır. Yasanın gerekçesinde açıkça belirtildiği gibi buradaki tehlikenin somut tehlike olduğu yönünde bir kuşku bulunmamaktadır. Söz konusu suçun oluşması için kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak ortaya çıkması gerekir. Her olayda, somut tehlikenin varlığı aranmalıdır. Ayrıca, Anayasanın 25, 26 ve 90’ıncı maddeleri gereğince iç hukukumuzun bir parçası sayılan AİHS 9 ve 10’uncu maddeleriyle güvence altına alınan düşünce ve ifade hürriyetinin sınırlarının aşılıp aşılmadığı yönünden de değerlendirme yapılmalıdır. T.C. Anayasasının 26 ve İHAS’nin 10. maddeleri, düşünce hürriyetinin resmi makamların müdahalesi olmadan haber veya bilgi almak veya vermek serbestliğini de kapsadığı gibi haber alma, öğrenme özgürlüğünün özel bir şekilde önemsendiğini hatırlatmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 10. maddede garanti altına alınan düşünceyi açıklama özgürlüğünü vurgulayan birçok kararında hemen hemen ortak bir ifade kullanarak bu özgürlüğün demokratik toplumun temel taşlarından olup, kişinin ilerleyip gelişmesinin koşullarından birini teşkil edeceğini ve bu özgürlüğün sadece zararsız sayılan haber ya da fikirler bakımından değil, aynı zamanda, devlet yahut halkın bir bölümü için aykırı, kural dışı veya endişe verici olanları da içerebileceğini, demokratik toplumun vazgeçemeyeceği açık fikirliliğin gereği olduğunu kabul etmiştir. Somut olayda davaya konu köşe yazıları bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde, şiddet içermediği, bu yazılar nedeniyle toplumda hiçbir tepki meydana gelmediği, açık ve yakın bir tehlikenin mevcut olmadığı, bu nedenlerle de ifade özgürlüğü kapsamında olup 5237 sayılı TCK’nın 216. maddesindeki tanımlanan suçun unsurlarının oluşmadığı ve sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı biçimde mahkumiyetine karar verilmesi, yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince bozulmasına ... karar verildi.”53 şeklindedir.
TCK’nın 216’ncı maddesinin gerekçesinde de benzer yönde açıklamalara yer verilmiştir: “Bu suretle, çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilim dikkate alınmış, temel hak ve hürriyetlerin kullanım alanı genişletilmiştir. Söz konusu suçun oluşması için, kamu güvenliğinin bozulması tehlikesinin somut olgulara dayalı olarak varlığı gereklidir. Bu tehlike, somut bir tehlikedir. Bu somut tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlerken failin söz ve davranışlarının neden olduğu tehlike neticesinin gerçekleşmesi gerekir. Hâkim, kullanılan ifadeler dolayısıyla bu tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmediğini, dayanak noktalarını göstermek suretiyle belirleyecektir. Bu kapsamda, kişinin söz ve davranışlarının kamu güvenliğini bozma açısından yakın bir tehlike oluşturduğunun tespit edilmesi gerekir. Kişinin söz ve davranışlarının, halkın bir kesimi üzerinde tahrik konusu fiillerin işleneceği hususunda duyulan endişeyi haklı kılacak bir etki oluşturması gerekir. İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında “açık ve mevcut tehlike” kriterinin var olması gerekir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilmekte, keza böyle bir tehlikenin varlığı somut olarak, açıkça tespit edilmedikçe söz konusu suçtan dolayı cezalandırma yoluna gidilemez”.
Bu doğrultuda TCK’ya yeni eklenen 217/A maddesindeki suçun tanımında geçen “kamu barışını bozmaya elverişli olması” ifadesinde aranan unsurun somut tehlike suçu kapsamında değerlendirileceği kanaatindeyiz. Somut tehlike suçlarındaki tehlikenin, netice olarak mı yoksa objektif cezalandırılma şartı olarak mı değerlendirilmesi gerektiği ise, tartışılması gereken diğer bir husustur.
Kanaatimizce somut tehlike suçlarında, icra edilen kanuni tarife uygun fiilin suçun konusu açısından somut bir tehlike meydana getirmesi, bu suçlar açısından kurucu bir unsur olarak değil, bir cezalandırılabilme şartı olarak anlaşılmaktadır54. Objektif cezalandırılabilme şartları, suçun bütün unsurları gerçekleştikten sonra söz konusu olabilen ve esasen gerçekleşmediği taktirde kişinin haksızlık ve suç teşkil eden eyleminden cezalandırılmasını engelleyen şartlardır55. Objektif cezalandırılabilme şartı ihtiva eden suçlar, unsurların gerçekleşmesiyle tamamlanır ve suç şartın değil, unsurların tamamlandığı anda ve yerde işlenmiş sayılır. Ancak objektif cezalandırılabilme şartı gerçekleşmediği müddetçe kişi eyleminden sorumlu tutulamaz56. Söz konusu suç tipinde kamu barışının bozulması bakımından, açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması suçun kurucu unsuru değil, objektif cezalandırılabilme şartıdır, bu nedenle anılan eylem gerçekleştirildikten sonra, kamu barışı bakımından yakın ve açık bir tehlike ortaya çıkmadığında, fail teşebbüsten de cezalandırılmayacaktır.
Açık ve mevcut tehlike ölçüsünde, açıklık, tehlikenin, kuşkuya meydan vermeyecek şekilde ortaya çıkmasını; yakınlık ise, düşünce açıklamasında kullanılan kelimelerin somut tehlike yani zarar yaratma olasılığına yakın olmasını ifade etmektedir. Zararın ortaya çıkması olasılığının kaçınılmazlık ölçüsünde yüksek olmasının yanı sıra, düşünce açıklamasının açık ve doğrudan bir tehdit içerip içermediği de her somut olayda ayrı ayrı denetlenmelidir57.
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun kanuni tanımına ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilginin halk arasında yayılmasının “kamu barışını bozmaya elverişli” nitelikte olması, yani toplumun huzuru ve kamu barışını bozacak nitelikte olması aranmıştır. Bu suç tipinde, alenen yayılmış olan gerçeğe aykırı bilginin “kamu barışını bozmaya elverişli olması” zorunluluğuna yer verilmek suretiyle, eleştiri olanağının, ifade özgürlüğünün, siyasal propaganda yapma hakkının zedelenmemesi, değişik amaçlarla yapılan açıklamaların, gerçek unsurları itibariyle belirlenmiş bir tehlikeyi ortaya çıkarması halinde cezalandırılması, yani zorunluluk hallerinde gerçeğe aykırı bilginin alenen yayılmasını cezalandırmak için bunun somut bir tehlikeye meydan verecek nitelikte olup olmadığına bakılması “açık, yakın ve mevcut tehlike” bulunmayan hallerde cezalandırılmamak gerektiği vurgulanmış, böylece toplumsal korunma ve özgürlüklerin aynı zamanda sağlanıp korunması amaçlanmıştır58.
Bu kapsamda sanık bakımından daha fazla güvence içeren, teorik esaslarla muvafık olan ve ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamının genişletildiği isabetli yolun, Yargıtay tarafından gerek TCK 170/1 maddesi, gerek TCK 216. maddesi uyarınca tercih edilen, somut tehlike suçu kapsamındaki tehlikenin gerçekleşmesi doğrultusundaki objektif cezalandırılma şartı görüşünün TCK 217/A maddesi bakımından da sürdürüleceğini düşünmekteyiz.
İstanbul Hukuk Mecmuasında yayınlanan Tehlike Suçları Bağlamında Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçları (TCK m 216) konulu araştırma makalesinde konuya ilişkin aksi yönde görüşlerin ise;“Nitekim somut tehlike suçlarında aranan somut bir tehlikenin gerçekleşmesi, maddi unsurlar kapsamında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte somut tehlikenin, geniş anlamda netice kapsamında ele alınabileceği ve bu hususun, suçun unsurları dışında objektif cezalandırılabilme koşulu olarak değerlendirilemeyeceği ve bunun bir sonucu olarak bu unsurun failin kastının kapsamında olduğu söylenebilir. Ancak somut tehlike suçuna teşebbüs hususu tartışmalı olup, mevcut teşebbüs düzenlemesi de dikkate alınarak somut olaya göre değerlendirme yapılmalıdır.
Genel olarak “ifade suçları” olarak nitelendirilen Alm CK § 130’da düzenlenen suçlar, farklı suç türlerine örnek teşkil etmektedir. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, Alm CK § 130 II soyut tehlike suçuna, I ve III soyut-somut tehlike suçuna örnek teşkil ederken, kamu barışının bozulmasının arandığı Alm CK § 130 IV ise, neticeli bir suç olup, zarar suçuna örnek teşkil etmektedir.”
şeklinde olduğunu belirtmekte fayda görmekteyiz59.
3. Netice
Netice, ancak, suçun kanuni tanımında varsa bir unsur olarak dikkate alınacaktır. Bugün artık, klasik suç teorisinde hakim olan “neticesiz suç yoktur” anlayışı terk edilmiştir. Çağdaş ceza hukukunda, neticenin ifade ettiği haksızlık üzerine kurulu suç teorisi yerine, hareketin ifade ettiği haksızlığa dayalı bir suç teorisi geliştirilmiştir60.
Bu kapsamda maddi unsurlardaki suçun konusu başlığı altında; halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun somut tehlike suçu olduğu, tehlikenin gerçekleşmesinin suçun maddi unsurlarından netice olarak değil de objektif cezalandırılabilme şartı olarak değerlendirileceği ortaya konmuştur.
4. Fail
Fail, TCK’nın 37. maddesinde; Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur. şeklinde tanımlanmıştır. Bir diğer deyişle suçun kanuni tanımında bulunan fiil üzerinde hakimiyet kuran, kanuni tanıma uygun şekilde haksızlığı gerçekleştiren kişi fail olarak bilinmektedir. İncelediğimiz suç olan halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunda yer alan “kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse,” ifadesi bakımından herkes tarafından işlenebilecek bir suç olduğu ortaya konmuştur. Buradan hareketle hareket yeteneğine sahip olan her gerçek kişi söz konusu suçun faili olabilecektir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki; 18.10.2022 tarihi itibariyle yürürlüğe giren yasanın maddeleri uyarınca 5187 sayılı Basın Kanunu’na da birtakım düzenlemeler getirilmiştir. Yapılan yasa değişikliğine göre 5187 sayılı Basın Kanunu’na eklenen EK 3 ve EK 6 maddeleri şu şekildedir;
“Basın kartı alabilecek kişilerde aranan şartlar Ek Madde 3-;
Basın kartı talep edenlerin başvuruda bulunabilmeleri için;
…ç) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı beş yıl veya daha fazla süreylehapis cezasına ya da şantaj, hırsızlık, sahtecilik, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, yalan tanıklık, yalan yere yemin, iftira, suç uydurma, müstehcenlik, fuhuş, hileli iflas, zimmet, irtikâp, rüşvet, kaçakçılık, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçları ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, kamu barışına karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarından hüküm giymemiş olması,
d) Terörle Mücadele Kanununun 3 üncü maddesinde sayılan terör suçları ile 4 üncü maddesinde sayılan terör amacı ile işlenen suçlardan veya 6 ncı maddede belirtilen suçlar ile 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4 üncü maddesi uyarınca hüküm giymemiş olması,…
Basın kartının iptal edileceği hâller EK MADDE 6- Basın kartı sahibinin, ek 3 üncü maddede yer alan niteliklere sahip olmadığının veya bu nitelikleri sonradan kaybettiğinin anlaşılması hâlinde basın kartı Başkanlıkça iptal edilir.”
şeklindedir. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki söz konusu halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun faili basın kartı sahibi ise basın kartı iptal edilecektir, basın kartı sahibi değilse de basın kartı alamayacaktır.
5. Mağdur
Her suçun bir faili olduğu gibi, mutlaka bir de mağduru vardır. Mağduru bulunmayan bir suç olamaz. Mağdur; genel olarak, “işlenen fiil nedeniyle haksızlığa uğramış kişi”, “kendisine karşı suç işlenen kimse” anlamına gelmektedir.
TCK’nın özel hükümler başlıklı ikinci kitabının üçüncü kısmında düzenlenen, “topluma karşı suçların” mağduru, kural olarak, toplumu oluşturan herkestir.
Başka bir konuya değinmek gerekirse, suçun mağduru yalnızca gerçek bir kişidir. Bu kişi, suçun işlendiği anda hayatta olan kişidir. Aile, devlet, tüzel kişi, kişi toplulukları, devletler topluluğu gibi kurumlar “suçtan zarar gören” olabilirler, ancak suçun mağduru olamazlar. Mağdur ve suçtan zarar gören kavramları birbirinden farklıdır. Mağdur, suçun işlenmesinden zarar gören kişidir, ancak suçtan zarar gören kişi her zaman mağdur olmayabilir. Tüzel kişi veya kurumlar suçun mağduru olamazlar, ancak suçtan zarar gören olabilirler. Bu nedenle, halkı yanıltıcı bilgi yayma suçunun mağduru toplumu teşkil eden herkestir, ancak suçtan zarar gören tüzel kişi ve kurumlar olabilirler.
B. Manevi Unsur
TCK’nın 217/A maddesinde düzenlenen halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle işlenmesi gerekmektedir. Böylece maddeyle suçun oluşması için özel bir kastla hareket edilmesi şartı getirilmektedir. Burada fail, halk arasında endişe, korku veya panik yaratma özel kastıyla davrandığından bu suç, özel kastla işlenen bir suçtur. Genel kast yeterli değildir. Fail, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla davranmaz da başka amaçlarla davranır ise, bu durumda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu oluşmaz, ancak koşulları varsa başka bir suç oluşabilir.
Aynı zamanda bu suç özel kast ile işlenebilen bir suç olduğundan doğrudan bir kastla işlenebilecektir. Olası kast veya taksirle işlenmesi mümkün değildir.
Ayrıca söz konusu halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikinin tamamlayıcı unsuru olarak yayılan bilginin gerçeğe aykırı olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Gerçeğe aykırı olduğu bilinmeyen bir bilginin halk arasında endişe, korku veya panik yaratması amacıyla yayılması suçu oluşturmayacak olup, suçun unsurlarından olan gerçeğe aykırı olmayan bilginin yani gerçek bir bilginin suçun manevi unsuru olan saikle yayılmasından ibaret olacaktır. Ancak gerçeğe aykırı olduğu bilinen bilginin sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratması saikiyle alenen yayılması durumunda suçun manevi unsurunun meydana geldiğinden bahsedilebilecektir. Yayılan bilginin gerçeğe aykırı olduğunun bilinmediği durumlarda failin kasten hareket ettiğinden ve bu itibarla suçun oluştuğundan söz edilemeyecektir.
C. Hukuka Aykırılık Unsuru
a. Genel Olarak
Hukuka aykırılık, genel bir ifadeyle, hukuka (hakka) karşı gelme, onunla çatışma halinde olma demektir. Suçun bir unsuru olarak hukuka aykırılık ise işlenen fiile hukuk düzeni tarafından cevaz verilmemesi, fiilin bütün hukuk düzeni ile çelişki ve çatışma halinde bulunması anlamına gelmektedir61. Hukuka aykırılık bütüncül bir kavramdır.
Suçun kanuni tanımına uygun tipik olan fiilin, hukuka aykırı olduğu, bu doğrultuda tipikliğin hukuka aykırılığın bir karinesi olduğu söylenebilecektir. Ancak suçun gerçekleştiği durumda hukuka uygunluk nedenlerinin bulunmadığından emin olunması gerekmektedir. Yani tipe uygun olan fiil tespit edildikten sonra, bu fiilin hukuka aykırılığının özel olarak incelenmesi değil, tipik fiili hukuka uygun hale getiren bir hukuka uygunluk nedeninin bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Şayet hukuka uygunluk nedeni bulunuyorsa, hukuka aykırılık karinesi ortadan kalkar ve fiil hukuka uygun sayılacaktır. Bir fiili hukuka uygun hale getiren nedenlere “hukuka uygunluk nedenleri” denmektedir. Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından aşağıda yer verilen hukuka uygunluk nedenlerinden hakkın kullanılması, ifade özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, basının haber verme hakkı ve haber alma ve öğrenme özgürlüğü irdelenecektir.
b. Hakkın Kullanılması
TCK’nın 26. maddesinin 1. fıkrası; “Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez” şeklinde olup genel bir hukuka uygunluk nedeni olan hakkın kullanılmasının hukuki dayanağını oluşturmaktadır. Hukuk düzeni kişilere herhangi bir konuda belirli bir hak tanımış ve bu hakkın sınırları içerisinde bir fiil gerçekleştirilmişse, artık hakkın kullanılmasını teşkil eden fiiller hakkında hukuka aykırılık değerlendirilmesinde bulunulamaz62. Hakkını kullanan kişinin fiili, başkalarının zarar görmesine neden olsa bile, hukuk düzeni hakkın kullanılmasını üstün tutmak zorundadır. Zira bir fiilin işlenmesine cevaz veren hukuk düzeni aynı zamanda onu yasaklayamaz63. Hak, hukuk düzeni tarafından çerçevesi belirlenmiş olan ve bireye özgür iradesiyle kendi kaderini belirleme ve kendi çevresini şekillendirme yeteneği veren gücü ifade eder64. Hakkın kullanılması; kişi tarafından doğrudan doğruya kullanılabilen sübjektif bir hakkın kullanılması, kişinin bu hakkını tanınma sebebinin sınırları içinde kullanması, işlenen ve tipe uygun olan fiil arasında uygun arasında nedensellik bağının bulunması şartlarının sağlanması durumunda hukuka uygunluk nedeni oluşturacaktır. Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçuyla bağlantılı olarak düşünce özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, basının haber verme hakkı, haber alma ve öğrenme özgürlüğüne ilişkin hakların hukuka uygun olduğu ifade edilecektir.
c. Düşünce Özgürlüğü
Bir hukuk devletinde hukuk düzeninin sağlıklı biçimde tesisi ve sağlanan hukuk güvenliği ile toplumsal barış ve düzenin aksamadan yaşatılabilmesi için, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” veya buna benzer hükümlerin ceza kanununda bulunması lüzumlu görülebilir. Hukuk; farklı sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölgelere mensup insanlar arasında, kamu barışını, düzenini bozacak şekilde endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle gerçeğe aykırı bilginin alenen yayılmasına seyirci kalamaz, kalmamalıdır.
Düşünme, insan beyninin bir fonksiyonu, bir faaliyetidir. Düşünce ise, bu etkinliğin ürünlerine, yani dile getirilen önermelere ya da ifadelere denir. Düşünce hürriyeti denince, düşüncenin oluşumuna imkan veren haber alma ve öğrenme özgürlüğü, bu özgürlüğün sağlandığı ortamda oluşan düşünce ve kanaatlerden kınanmamayı ifade eden kanaat özgürlüğü ve bu suretle sahip olunan düşüncenin açıklanması, yayılması özgürlüğünü birlikte anlamak gerekir. Bu üç husus, aynı zamanda düşünce özgürlüğünün temel unsurları olarak kabul edilir65.
Dudakların arasından veya parmakların ucundan dış dünyaya aktarılan fikirlerden dolayı bir müeyyideye maruz kalma; bu ifadelerin Anayasanın 25’inci ve 26’ncı maddesi ile yine Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrası gereğince iç hukukumuzun bir parçası sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9’uncu ve 10’uncu maddelerinde güvence altına alınan ‘düşünce hürriyetinin’ sınırlarını aşması halinde söz konusu olur. Eğer düşünce hürriyetinin sınırları aşılmamış, ifade edilenler bu hürriyetle insanlara sağlanan serbest alan içinde kalmışsa, artık onlar pozitif hukukun koruması altındadır ve devlet bu kimseleri cezalandırmak bir yana, bu fikirlerini açıklama hürriyetini temin etmek durumundadır66. Ceza hukuku terminolojisi ile böyle hallerde hakkın icrası kapsamında bir hukuka uygunluk sebebi söz konusu olacaktır.
d. Düşünceyi Açıklama ve Yayma Özgürlüğü
Ele alınmasına ihtiyaç duyulan bir diğer tartışma da suç tipinin ifade özgürlüğü bakımından konumunun belirlenmesidir. Buna göre ifade özgürlüğü “dezenformasyon” yapılarak kişinin haber ya da bilgiye ulaşma hakkını engelleyen bir durum olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa dezenformasyon adı altında haberlerin engellenmesinin bir suç tipi ile sağlanıyor olması ifade özgürlüğü bakımından engel teşkil eden bir durum mu yaratmaktadır?
Açıklama hürriyeti, düşüncenin dışa vurulma safhasını ifade eder67. Düşüncenin fonksiyonunu ifa edebilmesi, statik halden dinamik hale geçmesi onun dışa vurulmasına bağlıdır68. Burada sözü edilen açıklama kavramına; düşünceleri savunma, başkalarına anlatma, yayma, telkin ve tavsiyelerde bulunma, propaganda gibi eylemler de girer. Bu halde halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun gündeme gelebilmesi bakımından düşünce bile olsa gerçeğe aykırı bir bilginin alenen dışa vurulmuş olması bir bakıma açıklanması gerekmektedir. Hukuka uygunluk nedenlerinden olan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne ilişkin olarak Ceza Genel Kurulu kararı uyarınca ise;
“Düşünce özgürlüğü ile ilgili gerek uluslararası hukuk gerekse ulusal hukuk alanında ayrıntılı düzenlemeler bulunmaktadır.
10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19. Maddesi;
‘Herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve görüşleri her yoldan aramak, almak ve yaymak özgürlüğünü kapsar’’ hükmünü,
16 Aralık 1966 tarihli Birleşmiş Milletler, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. Maddesi;
‘1- Herkesin, söz özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak gerek sözlü, yazılı ya da basılı veya sanat eseri şeklinde, gerekse seçilen diğer herhangi bir yoldan ülke sınırları söz konusu olmaksızın, her türlü haber ve düşünceyi araştırma, alma ve verme özgürlüğünü içerir.’’ hükmünü,
4 Aralık 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 10.maddesinin 1.fıkrası;
‘Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir’’.
hükmünü içermekte, Bunun yanı sıra;
21 Kasım 1990 tarihli Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı, Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nda;
‘İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin ve barışın temelidir.’
‘…Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, ifadehürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.’
13 Ekim 2004 tarihli Avrupa için Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma’nın II- 71. Maddesinin 1.fıkrasında;
‘Herkes ifade özgürlüğü hakkında sahiptir. Bu hak, bir görüş sahibi olma ve haberlerle fikirleri, kamu yetkililerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmadan ve sınırlardan bağımsız olarak alma ve bildirme özgürlüklerini de içine alır.’’
kuralları yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 13. maddesi;
‘Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasasının ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz’’
hükmünü, 14. maddesi; ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.’’
hükmünü, 25. maddesi; ‘Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.’’
‘Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.’’ hükmünü, 26. maddesi ise,
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.
Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”
hükmünü taşımaktadır.
Açıklanan normlar birlikte değerlendirildiğinde; özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlama ve yaptırımlara tabii tutulacağı anlaşılmaktadır. Ancak, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin olabildiğince dar yorumlanması gerektiği, sınırlandırma için, önemli bir toplumsal gereksinim veya zorunluğunun bulunması, bu sınırlandırmanın meşru bir amacı gerçekleştirmek için yapılması, sınırlandırmada asla aşırı gidilmemesi ve her hal ve koşulda sınırlandırmanın bireysel ve toplumsal gelişimi zedelemeyecek öl -çüde olması görüşü genel ve yoğun bir kabul görmüştür.
Bu bağlamda ; “Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, ifade özgürlüğü gittikçe daraltılan kısıtlamalar dışında, geniş bir yelpazeyle korunmakta ve anılan özgürlüğün sağladığı haklardan bireyler ve toplumlar en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.” şeklindedir.
Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun hukuka uygunluk sebeplerinden düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü kapsamında sınırlarının incelenerek değerlendirilmesi gerekmektedir.
e. Basının Haber Verme Hakkı
.Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından basının haber verme hakkı hukuka uygunluk nedenleri arasında incelenmesi ve irdelenmesi gerekmektedir. Basın kavramı “gazete, dergi gibi belirli zamanlarda çıkan yazılı yayınların bütünü, matbuat” şeklinde tanımlanmaktadır69. Radyo, televizyon, sinema gibi iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte basın özgürlüğünün anlam, kapsam ve sınırlarının bir bütün olarak incelenmesinin kanaatimizce daha uygun olacağını belirtmek gerekir. Bu kapsamda Yargıtay’a göre, hakkın kullanılması kapsamında basın yoluyla işlenen suçlardaki hukuka uygunluk nedenleri arasında olan Anayasa’nın 28. maddesinin kaynağı olan, haber verme ve eleştiri hakkının gündeme gelebilmesi için, yapılan basın açıklamasının gerçek ve güncel olması, verilişinde kamu ilgi ve yararının bulunması ve olay ile olayın anlatılışı arasında fikri bağ bulunması gerekmektedir. Bu unsurların birinin dahi gerçekleşmemesi haber verme ve eleştiri hakkını ortadan kaldırır ve fiili hukuka aykırı kılar70.
Bir haber veya eleştirinin basın ve ifade özgürlüğü kapsamında sayılabilmesi için öncelikle bu haberin gerçek olması gerekir71. Gerçek olmayan, tamamen düzmece nitelikteki haber, yorum veya bilgilerin halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunu oluşturabileceği hususunun, hakaret suçu bağlamında eleştiri niteliğinde kalmayarak basının haber verme ve eleştiri hakkını aşarak hukuka aykırı hale geldiğini ifade eden Yargıtay’ın içtihadı kapsamında değerlendirilmesi uygun olacaktır72. Bu hakkın kapsamında kalan gerçekliğin mutlak gerçeklik olmadığı görünür gerçeklik olduğu ifade edilmelidir. Görünür gerçeklik kavramı basının haber verme ve eleştiri hakkı kapsamında önemli bir rol almaktadır. Haberi yapan kimsenin tüm ayrıntıları ile araştırması ve yüzde yüz oranında olayın doğrulanması değildir, ancak kendisinin yapması mümkün olan tüm araştırmaları yaparak, bu hususun doğru olduğu sonucuna ulaşmış olması gerekir73. Konuya ilişkin Yargıtay’ın içtihadı;
“Dava konusu yayınlar, davacılar hakkındaki soruşturmalar üzerine yapılmış olup; haberde değinilen olgular da soruşturmanın konusunu oluşturmaktadır. Şu durumda, yayınlar görünür gerçeğe uygun bulunmaktadır. Soruşturma sonucunda, davacılar hakkındaki iddiaların doğru çıkmaması; görünürdeki gerçekliği ortadan kaldırmaz ve davalının da haber nedeniyle sorumlu tutulmasını gerektirmez. Diğer yandan, konunun önem ve değeri göz önünde tutulduğunda düşünsel bağlılığın korunduğu da kabul edilmelidir. Açıklanan nedenler karşısında, çatışan yararlar dengesinin davacılar aleyhine bozulmadığı ve davalı yönünden de hukuka uygunluk nedeninin gerçekleştiği benimsenmelidir. Mahkemece, istemin tümden reddi yerine kısmen kabulü yerinde görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir”74.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bir çok kararında da vurgulandığı üzere; ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup, toplumun ilerlemesinin ve her bireyin kendini geliştirmesinin temel koşullarından birisini oluşturur. Basın özgürlüğü bağlamında, gazetecilerin kanıtlayamayacağı söylenti ve iddiaların yayınlanması yönünden ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi doğruluk koşulunu makul olmayan, hatta olanaksız bir talep olarak değerlendirip, basının sadece bütünüyle kanıtlanmış olguları yayınlama zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmasıhalinde hemen hemen hiçbir şeyin yayınlanamayacağı, bunun da basın özgürlüğüne zarar vereceği yönündedir…
… Davalı yayın kuruluşu da bu yazıdan esinlenerek yayın yapmıştır. Şu halde, yayının güncel ve görünür gerçekliğe uygun olduğu, toplumun bilgi edinme, basının haber verme hakkı kapsamında kaldığı, olayın gazetecilik tekniği gereği okuyucunun ilgisini çekecek şekilde aktarıldığı da gözetilerek istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden, kararın bozulması gerekmiştir”75 şeklindedir.
Söz konusu basının haber verme ve eleştirme hakkının bir diğer şartı ise haberin aynı zamanda güncel olmasıdır. Güncelliği geçmiş, daha önceden medyada tartışılmış, eskimiş konuların tekrar gündeme getirilmesinde hakkın kullanımından, ziyade gerçeğe aykırı bir bilgi ile halk arasında tekrar endişe, korku veya panik yaratma amacı gündeme gelecektir. Haberin verilişinde kamunun ilgisinin ve yararının bulunması gerekmekte olup kamu barışını bozmaya elverişli olmaması da şarttır. Kamu yararının gerektirdiği bilgilerin ötesine geçilerek, kamu barışını bozmaya elverişli ve sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla hareket edildiğinde basının haber verme ve eleştiri hakkından bahsedilemeyecektir. Haber ile veriliş şeklinin birbirinden farklı çağrışımlara yol açmaması gerekmektedir. Şöyle ki haberle kullanılan değer yargıları arasında fikri bağlantı bulunmalı, haber vermenin dışına çıkılmamalıdır.
f. Haber Alma ve Öğrenme Özgürlüğü
Düşüncenin oluşumunun öncesindeki dönemi ilgilendiren haber alma ve öğrenme özgürlüğü kapsamında kişilerin bilgi kaynaklarına özgür bir ortamda erişebilmelerini, bilgiler arasında tercih yapabilmelerini ve bunlardan istedikleri sonuçları çıkarabilmelerini sağlayan, bu duruma zemin hazırlayan hukuka uygunluk nedenidir. Enformasyon hakkı olarak da karşımıza çıkan haber alma ve öğrenme özgürlüğü bir bakıma düşüncenin hammaddesini sağlamaktadır. Eğer bu veriler, bilgiler sınırlı kalacak olursa düşünme faaliyeti de bu doğrultuda sınırlı kalarak gelişmeyecektir.
Anayasanın 26’ncı ve İHAS.’nin 10’uncu maddeleri, düşünce hürriyetinin, resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak veya vermek serbestliğini de kapsadığını belirterek haber alma ve öğrenme hürriyetine verdiği önemi göstermektedir. Bu doğrultuda Yargıtay’ın içtihadı;
“Asıl olanın basın ve haber alma özgürlüğü olduğu dikkate alındığında, bu özgürlüklerin sınırlandırılma ölçüsü konusunda son derece özenli davranmak gerekli olup, aksi takdirde yapılacak sınırlandırma hakkın özüne dokunacak, basın ve haber alma özgürlüklerinin anlamını yitirmesi tehlikesini doğurabilecektir. Bu nedenle, haber alma ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı nitelikte düzenlemeler yapılırken Anayasa’nın 13. maddesinde ifadesini bulan “öze dokunma yasağı” ve “ölçülülük ilkesi” ile “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ölçütlerini hiçbir şekilde gözden uzak tutmamak gereklidir.
Basın ve haber alma özgürlüğünün sınırlandırılmasında bazen ceza hukuku araçlarına başvurulabilmektedir. Ancak ceza hukuku araçlarının nitelikleri dikkate alındığında, basın özgürlüğünün demokratik toplum için vazgeçilmezliği nedeniyle, ceza hukuku araçlarına başvurmanın “ultima ratio” (son çare) olarak düşünülmesinin gerekliliği gözden kaçırılmamalıdır. Devlet otoritesinin basına müdahalede bulunmasını önlemek ve kamuoyu karşısında saygınlığı olan bir basın yaratma düşüncelerinin ürünü olarak ilk kez 1916 yılında İsveç’te uygulanmaya başlanılan “basının kendi kendini denetlemesi” sistemi ortaya çıkmıştır. Bu anlamda;
Ceza hukuku araçlarının kullanılması, ancak diğer denetim mekanizmaları ile sonuca ulaşılamayan durumlarda düşünülmelidir.
Basın özgürlüğünün kötüye kullanılmasının engellenmesi gereklidir ve basın özgürlüğünün kötüye kullanılması, çoğunlukla bir ceza normunun ihlali olarak kendini göstermekte ve “basın suçu” olarak ortaya çıkmaktadır”76şeklindedir. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından ise kamunun haber alma ve öğrenme hakkının bir bakıma düşünme faaliyetini sınırlandırdığından bahis - le görüşler varken, diğer taraftan ise gerçek olmayan bir bilginin yayılması sonucu oluşacak dezenformasyon ortamının doğru bilgiye ulaşma noktasında haber alma ve öğrenme hakkına engel teşkil ettiğidir. Son durum ise söz konusu suç bakımından somut olayın özelliğine göre yapılacak değerlendirmeler uyarınca hukuka uygunluk nedenlerinden haber alma ve öğrenme hakkının incelen - mesi gerektiği gerçeğidir.
IV. NİTELİKLİ UNSURLAR
Bir suçun temel şekli düzenlendikten sonra, temel şekline göre cezanın artırılmasını veya azaltılmasını gerektiren unsurlara nitelikli unsurlar denilmektedir. Nitelikli unsurlar; failin veya mağdurun sıfatından, fail ve mağdur arasındaki ilişkiden, fiilin işlenişi ile güdülen saik veya amaç, fiilin işlendiği yer ve zamandan veya suçun konusuna ait bir özellikten kaynaklanabilir.
TCK 217/A maddesinde düzenlenen halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun ikinci fıkrasında “(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.” şeklinde olmak üzere cezanın artırılmasına ilişkin olarak nitelikli unsur düzenlenmiştir. Bu bağlamda kimliğin gizlenmesi durumunda ya da bir örgütün faaliyeti kapsamında sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimseler söz konusu suçun nitelikli halini işlemiş sayılacak ve cezasının yarısı oranında arttırılması gerekecektir.
Bir diğer bahsedilmesi gereken husus ise TCK 218 maddesi olup söz konusu madde;“MADDE 218.- (1) (Değişik: 29.06.2005- 5377/25.md.) Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına artırılır. Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”
şeklindedir. Bu madde ortak hüküm niteliğinde olup suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde cezanın arttırılmasına ilişkin olarak nitelikli bir unsur teşkil etse de bir yandan da son cümlesindeki haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağından bahisle hukuka uygunluk sebeplerine işaret etmektedir. Hukuka uygunluk sebebinin gerçekleşmesi durumunda suçun oluşmayacağını, herhangi bir hukuka uygunluk sebebi olmaksızın basın ve yayın yoluyla bu fiilin işlenmesi durumunda ise nitelikli unsurun mevcudiyeti sebebiyle cezanın artırılacağını belirtmek gerekir.
V. KUSUR
Kusur, failin, hukuka uygun davranmak imkânının mevcudiyetine rağmen, haksızlık işlemeyi tercih etmesi nedeniyle hakkında yapılan yargıyı ifade eder. Bu yargı ise kınanabilirlik yargısıdır. Söz konusu kınamanın nedeni failden hukuka uygun şekilde hareket edebilmesi beklenebilmesine rağmen, hukuka aykırı olan davranışı seçmesi ve bu itibarla hukukun kendisinden beklediği şekilde hareket etmemesidir.
Bu bağlamda, CMK’nın 223. maddesinin 4. fıkrasının kusurun suçun unsuru olmadığına pozitif dayanak oluşturması ile birlikte suçun oluşması için maddi, manevi unsurların ve hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmesinin gerekli ve yeterli olacağı söylenebilecektir. Son durumda kusursuz olan bir fail de haksızlık gerçekleştirebilecek olup haksızlığın gerçekleşmesi ise failin cezalandırılması için gerekli şart olsa da yeterli şart değildir. Failin ayrıca kusurlu olması da aranmaktadır.
Kusur yeteneğine sahip olan bir kimsenin kusurlu olduğundan söz edilebilecektir. Kusur yeteneğini ise bir kimsenin işlemiş olduğu fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği ve davranışlarını yönlendirme kabiliyeti olan irade yeteneği olarak tanımlanabilecektir. Algılama yeteneği ve irade yeteneğinin kusurun unsurlarını oluşturduğu kusur yeteneğinin tanımından yola çıkılarak söylenebilecektir.
Son durumda ise bir kimsenin işlemiş olduğu fiilden dolayı kınanabilmesi, yani söz konusu kimse hakkında kusur yargısında bulunulabilmesi için algılama yeteneği ve irade yeteneğinin unsurları olduğu kusur yeteneğine sahip olması, haksızlık bilincinin bulunması ve kusurluluğu kaldıran hallerin somut olayda vuku bulmaması şartlarının bir arada gerçekleşmesi gerekmektedir.
Bu kapsamda TCK’ya eklenen halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçuna ilişkin kusura ilişkin incelenmesi gereken hususların yaş küçüklüğü ve alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı olduğunu düşünmekteyiz.
Şöyle ki günümüzde sosyal medyanın kolaylıkla ulaşılabilir olması ile birlikte halkı yanıltıcı bilginin alenen yayılmasını sağlama ihtimali olan yaşı küçük bireylerin fazlaca bulunduğu ve yaşın küçük olması itibariyle gerçeğe aykırı bilgi hakkında doğru yorum yapılabilmesine ilişkin şüphelerin olacağı, bu durumda ise konuya açıklık getirilmesi bakımından kusur unsurunun irdelenmesi gerekmektedir.
Yaş küçüklüğünün kişinin kusuruna etkisi, kişinin yaşına göre değişmektedir. TCK’da yaş küçüklüğü bakımından üç farklı grup oluşturulmuştur. TCK 31. madde;
“(1) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.
(2) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/5 md.) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, …
(3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/5 md.) Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç,…”
şeklinde düzenlenmiştir. Demek ki on bir yaşındaki bir çocuk dahi TCK 217/A maddesi kapsamında suçun faili olabilecektir. Fakat TCK 31/1 uyarınca on iki yaşından küçük çocukların cezai sorumluluğu bulunmadığından kusuru kaldıran nedenlerden birisi olan yaş küçüklüğü gündeme gelecektir. Gerçeğe aykırı bilginin yayılmasını sağlayan yaşça küçük çocuklar bakımından halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu meydana gelecek olsa dahi kusuru kaldıran bir neden olan yaş küçüklüğü ile kusur ortadan kalkacak ve cezai olarak bir sorumluluktan bahsedilemeyecektir.
Bir diğer husus olan alkol veya uyuşturucu maddeler de kişinin algılama ve irade yeteneğini etkilemektedir. Bu nedenle alkol veya uyuşturucu madde kullananların bir suç işlemesi halinde ceza sorumluluklarının ne olacağı genellikle kanunlarda ayrıca düzenlenmektedir. Öncelikle alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığının suçla ilintili olması gerekmektedir. Akabinde yapılacak değerlendirme ise TCK’nın 34. maddesinin 1. ve 2. fıkralarına birlikte bakıldığında bağımlılığın fizyolojik veya psikolojik olmasına göre, bir diğer deyişle alkol veya uyuşturucu maddenin irade dışı (istenmeyerek) ve bu maddelerin iradi olarak (isteyerek) alınmış olmasına göre değişkenlik gösterecektir.
TCK’nın 217/A maddesi kapsamında incelediğimiz suç olan halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunda gerçeğe aykırı bilginin yayılması hususunda kanuni tanımdaki unsurları yerine getirerek suçu işleyen bir kişinin iradesi dışında alkol aldığı durumda ceza sorumluluğunun bulunmadığı kabul edilmektedir. Şöyle ki alkol veya uyuşturucu maddenin irade dışı alınması ve bununla birlikte kişinin işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli derecede azalmış olması kusur yeteneğini etkileyecek olduğundan ceza sorumluluğunu kaldıracaktır.
Öte yandan alkol veya uyuşturucu maddenin iradi olarak alınması durumunda söz konusu maddelerin etkisi altında iken işlenen suçun kasten mi, yoksa taksirle mi işlendiği her somut olayın gerçekleşme şekline ve genel kurallarına göre incelenmesi gerektiği hususları doktrinde tartışmalı olup, bu konuda farklı görüşler mevcuttur. Kanaatimize göre iradi olarak alınan alkol ve uyuşturucu maddenin etkisi altındayken işlenen halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunda kusurun kalkması söz konusu olmayacak, fiilin özel saikle işlenip işlenmediği hususunun irdelenmesi gerekecektir. Eğer sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle hareket edildiği tespit edilebilirse, iradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde altında hareket eden fail işlediği suçtan ötürü cezai sorumluluğu haiz olacaktır.
VI. HATA
Suç teorisinde hata kastı kaldıran hata ve kusurluluğu etkileyen hata olarak ikiye ayrılmaktadır. İncelediğimiz suç olan TCK’nın 217/A maddesi bakımından halkı yanıltıcı olan ve alenen yayılan bilginin gerçeğe aykırı olduğu bilinmiyorsa TCK 30/1 maddesinde düzenlenen kastı kaldıran hata söz konusu olacaktır.
Kişi suçun kanuni tanımındaki fiili meydana getirmiş ve söz konusu fiilin haksızlık teşkil ettiğini bilmiyorsa, açıklamak gerekirse alenen yaymış olduğu gerçeğe aykırı bilginin gerçeğe aykırı olduğunu biliyorsa ancak halkı yanıltıcı olan gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yaymış olmanın suç olduğunu bilmiyorsa TCK 30/4 maddesinde düzenlenen haksızlık yanılgısından bahsetmek, yani kanunu bilmemek mazeret sayılmaz kuralının istisnası olarak kusuru kaldıran hata olarak değerlendirmek gerekecektir. Kusuru kaldıran hata özelinde hatanın kaçınılmaz olması aranan şartlardan biridir. İncelediğimiz suç bakımından ise TCK 30/4 maddesi olan kusuru kaldıran hatanın uygulanması beklenmemektedir. Çünkü TCK 217/A maddesinde bir kişinin halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçundaki fiilin suç olduğunu biliyor olmasını değil de söz konusu fiilin haksız bir fiil olduğunu biliyor olmasının yeterli olduğuna işaret etmektedir. Yani gerçeğe aykırı bilgiyi aleni bir şekilde yayan kimsenin haksızlık bilinciyle hareket ettiği söylenebilecek olduğundan kusuru kaldıran hata kapsamından haksızlık yanılgısının gündeme gelmesi mümkün olmayacaktır.
Son durumda TCK 30/1 maddesi uyarınca kastı kaldıran hata bakımından kaçınılmazlık şartı bulunmadığından halkı yanıltıcı olan ve alenen yayılan bilginin gerçeğe aykırı olduğu bilinmediğinde kastı kalkacak ve taksirli sorumluluğu saklı kalacaktır. Fakat yukarıda da belirtildiği üzere bu suçun taksirle işleniş şekli kanunda düzenlenmediğinden, suçun unsurları meydana gelmeyecek ve faile fiilinden ötürü ceza verilmesi mümkün olmayacaktır.
VII. SUÇUN ÖZEL GÖRÜNÜŞ BİÇİMLERİ
A. Teşebbüs
TCK 217/A maddesinde düzenlenen halkı yanıltıcı bilgiye alenen yayma suçunun cezalandırılması için, gerçeğe aykırı bilginin alenen yayılması kamu barışının bozulması bakımından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması gerekir, burada açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkması, suçun objektif cezalandırılma şartıdır. Bu nedenle bu tehlike ortaya çıkmış ise suç cezalandırılabilir iken, bu durum gerçekleşmediği takdirde fail cezalandırılamaz. Bu sebeple, maddede düzenlenen suça teşebbüs mümkün değildir77.
B. İştirak
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından suçun unsurlarından olan aleniyet kavramı ve suçun yayılmasına ilişkin bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu doğrultuda sosyal medyanın kullanılma hızı, yayılma gücü ve takip zorluğu gözetildiğinde sosyal medyanın vasıta olarak kullanılması suretiyle suç işlenmesine müsamaha edilmemesi bakımından suça iştirak başlığı altında günümüzde yaygın olarak kullanılan Twitter adlı sosyal medya uygulamasındaki “retweet” ve “like/ beğen” yöntemleri incelemeye konu olacaktır.
Twitter adlı sosyal medya paylaşım sitesinde retweet aktivitesi; bir başka Twitter kullanıcısının gönderisini kendi takipçilerin ile paylaşmaktır. Dolayısıyla retweet, kullanıcının bizzat kendisi tarafından söylenen bir paylaşım türü olmayıp, dolaylı yoldan, yani kişiye doğrudan ithaf edilemeyecek şekilde, Twitter kullanıcılarının bilgisine sunulmak amacıyla paylaşılan ikinci kişiye ait bir beyandır. Retweet aktivitesi; beğenilen veya beğenilmeyen, doğru veya yanlış kabul edilen her paylaşım için gerçekleştirilebilir. Retweet yapan şahsa ait olmayan bir beyanın üçüncü kişilerin bilgisine sunulması, paylaşanı doğrudan “fail” statüsüne sokmayacaktır78. Buna mukabil, Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 07.12.2015 tarihli, 2015/10377 Esas ve 2015/12777 Karar sayılı ilamında retweet aktivitesi ile hakaret suçunun oluştuğu şeklinde karar kılınmıştır79.
Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından ise retweet yapan kişinin kamunun bilgi edinme hakkına doğrudan etki edeceği aşikardır. Bu kapsamda halkı yanıltıcı bilginin alenen yayılması suçunun maddi unsurunda öngörülen fiili gerçekleştiren bir paylaşımın, daha sonradan bir başkası tarafından paylaşılması, yani retweetlenmesi, ilk aşamada, retweetinde bir paylaşma ve yayma yöntemi olduğundan bahisle, söz konusu suçun retweet ile birlikte otomatik gerçekleştiğini kabul etmek kanaatimizce isabetli olmayacaktır. Retweet yapanın, suç işleme kastı ve somut olayın özelliklerinde yeniden paylaşımın gerçeğe aykırı bir bilgi olduğunun bilinip bilinmediği, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun maddi unsurlarının oluşup oluşmadığının ayrıca ve tekraren incelenmesi gerekmektedir. Retweet aktivitesinin amacının sosyal medya alanında düşünce veya görüşün paylaşılması veya yayılması olmayıp da, sadece düşünce veya görüşün beğenilmesi veya işaretlenmesi veya etiketlenmesi olduğu anlaşıldığı durumlarda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu olarak değerlendirilemeyecektir. Ancak bu tür yöntemlerle sosyal medyada sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle alenen paylaşım yapan şahıs ve şahısların, suça konu gerçeğe aykırı bilginin doğrudan veya dolaylı yayılmasına imkan tanımaları halinde, bu durumda paylaşımı yapan şahıs veya şahıslar bakımından halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunun oluştuğundan bahsedilebilecektir. Öte yandan bir grubun gerçeğe aykırı olduğu bilinen bir bilgiyi sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla alenen yayılmasına katkı sağlayacak şekilde birlikte hareket etmesi durumunun ispat edilebilmesi halinde müşterek failliğin değerlendirilmesi gerekecektir.
Twitter adlı sosyal medya paylaşım sitesinde like/ beğeni aktivitesi; paylaşımın beğenilmesinden veya işaretlenmesinden ibarettir. Yargıtay 4. Ceza Dairesi 17.11.2014 tarihli, 2013/5598 Esas ve 2014/33171 Karar sayılı ilamı;
“Hakaret içerikli paylaşımı beğenmek, internet ortamında paylaşılıp veya başkalarına aktarılmadığı taktirde hakaret suçunun unsurlarını oluşturmaz”80 şeklindedir.
Bu bağlamda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu bakımından like/ beğeni aktivitesinin sosyal medyada paylaşma, başkalarına aktarma veya yayma amacı içermediği durumlarda suçun unsurlarının oluşmayacağı anlaşılmaktadır.
C. İçtima
Suçun maddi unsurlarında yer alan fiilin halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçuna sebebiyet verdiği bazı durumlarda aynı zamanda TCK’nın 267. maddesinde yer alan iftira suçunun da meydana gelebileceği tarafımızca düşünülmektedir. Bu durumda farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanacağını ve failin cezası ağır olan iftira suçundan yaptırıma tabi tutulacağını ifade etmek gerekir.
Halkı yanıltıcı bilgiye alenen yayma suçunun en az üç kişi ile suç işlemek amacıyla suç örgütü olarak ifade edebileceğimiz bir grupla işlenmesi durumundan da bahsetmek gerekirse TCK 220/4 maddesi; “Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur” uyarınca örgütün faaliyeti kapsamında hem TCK’nın 220. maddesinden hem de TCK’nın 217/A maddesinin 2. fıkrasından hüküm kurulması gerekecektir.
VIII. YAPTIRIM
TCK’nın 217/A maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak amacıyla gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayma suçunu işleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Faile, iki yıldan az hapis cezası verilir ise, CMK’nın 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu gündeme gelebilir. Bu kurum uygulanmaz ve faile 2 yıl ve daha az hapis cezası verilir ise, TCK’nın 51. maddesi uyarınca verilen hapis cezasının ertelenmesi yoluna gidilebilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasına göre suçun gerçek kimliğin gizlenerek veya bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, faile verilecek ceza yarı oranında artırılabilir. Burada artırılacak oran en fazla yarısıdır, daha az yaptırım yapılması mümkündür, ancak daha fazla artırmak mümkün değildir.
Suçun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde de, TCK’nın 218. maddesi uyarınca ceza yarı oranına kadar artırılabilir. Burada da daha az artırım mümkün olmakla birlikte yarısından fazla artırmak mümkün değildir.
Suçun gerçek kimliğin gizlenerek veya örgüt faaliyeti çerçevesinde, basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza önce gerçek kimliğin gizlenmesi veya örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmesi sebebiyle, daha sonra da basın ve yayın yoluyla işlenmesi nedeniyle artırılır.
IX. KOVUŞTURMA USULÜ, GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEME
TCK’nın 217/A maddesinin her iki fıkrasında düzenlenen suçun da, takibi şikayete bağlı değildir, re’sen takibi gerekir.
Maddede düzenlenen suçtan dolayı görevli mahkeme, maddede düzenlenen suç için öngörülen cezanın üst sınırı ve 5235 sayılı Kanunun 11. maddesi uyarınca Asliye Ceza Mahkemesi’dir. Suçun 5187 sayılı Kanunun 27. maddesi uyarınca tabi basın yayın yoluyla işlenmesi halinde, 2 nolu Asliye Ceza Mahkemesi görevlidir ve bu davalar acele işlerden sayılır.
Yetkili yargı mercii ise, halk topluluğunun bulunduğu yer değil, alenen gerçeğe aykırı bilginin yayıldığı yer merciidir.
KAYNAKÇA
DURMUŞ TEZCAN/ MUSTAFA RUHAN ERDEM/ R. MURAT ÖNOK, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 10. Baskı. Ankara 2013.
ELİF ERGÜNE, Tehlike Suçları Bağlamında Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçları (TCK m 216), İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 78, S. 3, 2020.
ERSAN ŞEN, Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu, (Erişim:30.12.2022) https://www.hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucu-makale,10385. html. ERSAN ŞEN, Yorumluyorum 25, Ankara 2022.
HASAN TAHSİN GÖKCAN/ MUSTAFA ARTUÇ, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 3.4.5.Cilt, Ankara 2021.
İZZET ÖZGENÇ, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021. Kahramanmaraş Milletvekili Ahmet Özdemir, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız ve 64 Milletvekilinin Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4471) ile Dijital Mecralar Komisyonu ve Adalet Komisyonu Raporları, chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem27/ yil01/ss340.pdf.
MAHMUT KOCA/ İLHAN ÜZÜLMEZ, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Baskı, Ankara 2020.
MEHMET EMİN ARTUK, “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum Ve Organlarını Aşağılama Suçu”, TBB Dergisi, S. 70, 2007.
MEHMET EMİN ARTUK/ AHMET GÖKCEN/ MEHMET EMİN ALŞAHİN/ KERİM ÇAKIR, Ceza Hukuk Genel Hükümler,15. Baskı, Ankara 2021.
MEHMET EMİN ARTUK/ AHMET GÖKCEN/ MEHMET EMİN ALŞAHİN/ KERİM ÇAKIR, Ceza Hukuk Özel Hükümler,19. Baskı, Ankara 2021. Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük, https://sozluk.gov. tr/.
VELİ ÖZER ÖZBEK/ MEHMET NİHAN KANBUR/ KORAY DOĞAN, PINAR BACAKSIZ/ İLKER TEPE, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 3. Baskı, Ankara, 2012.
DİPNOT
1 Kahramanmaraş Milletvekili Ahmet Özdemir, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız ve 64 Milletvekilinin Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4471) ile Dijital Mecralar Komisyonu ve Adalet Komisyonu Raporları, https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/ donem27/yil01/ss340.pdf.
2 Hasan Tahsin Gökcan/ Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 5. Cilt, Ankara 2021, s. 7236.
3 Maurach/ Zipf I, s. 175, 185. nakleden İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021, s. 179.
4 Ersan Şen, Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu, https://www. hukukihaber.net/halki-yaniltici-bilgiyi-alenen-yayma-sucu-makale,10385. html.
5 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1992, s. 38’den nakleden Mehmet Emin Artuk, “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum Ve Organlarını Aşağılama Suçu”, TBB Dergisi, S. 70, 2007, s. 231.
6 Mehmet Emin Artuk/ Ahmet Gökcen/ Mehmet Emin Alşahin/ Kerim Çakır, Ceza Hukuk Özel. Hükümler,19. Baskı, Ankara 2021, s. 908.
7 18.CD. 19/12/2017, 44063/15073.
8 18.CD. 09/10/2017, 2736/10508.
9 18.CD. 05/10/2017, 38435/10417.
10 18. CD. 04/05/2017, 21634/5111.
11 18. CD. 28/12/2016, 20027/20081.
12 18.CD. 20/09/2016, 4813/14588.
13 2.CD. 13/02/2012, 2011/37966-2012/2776.
14 2.CD. 13.05.1998, 2401/6135.
15 2.CD. 08.04.1991, 3903/4087.
16 2.CD. 22.10.1991, 9938/10702.
17 2.CD. 16.02.1993, 981/1851.
18 CGK. 26.07.1960, 2-34/37.
19 4.CD. 20.11.1956,9886/14128.
20 2.CD.24.10.1996, 19/10853.
21 4.CD. 04.05.1956, 450/6403.
22 4.CD. 30.06.1959, 3941/8918.
23 10.CD. 22.05.1995, 4102/4408.
24 2. CD. 21.06.1960, 5123/6443.
25 2.CD. 09.12.1959, 14524/17958.
26 4. CD. 21.09.2010-2008/18520-2010/14584.
27 4.CD. 19.03.2010, 2008/9698-2010/4667.
28 2.CD. 18.03.1976, 1057/2491.
29 18.CD. 05/10/2017, 36071/10451.
30 18.CD. 19/12/2017, 6565/15177.
31 18.CD. 19/12/2017, 44115/15142.
32 18.CD. 30/11/2016, 19636/18383.
33 2.CD. 17/01/2011, 2009/30266-2011/124.
34 2.CD. 15/06/1998, 3945/8093.
35 2.CD. 24/05/2011,2009/48251-2011/11064.
36 4.CD. 31/05/1956, 1384/8017.
37 2.CD. 29/09/1991, 9012/9518.
38 2.CD. 11/06/1985, 5257/6137.
39 2.CD. 20/05/1976, 3522/4806.
40 4.CD. 05/05/1992, 244/3304.
41 4.CD. 28/12/2011, 2009/26893-2011/25475.
42 2.CD. 05/05/1976, 2527/4296.
43 2. CD. 23..1985, 12547/846.
44 4. CD. 19.10/2010, 2010/9281-2010/17000.
45 4.CD. 14.05/2012, 2010/12749-2012/11233.
46 Kaymaz/ Gökcan, a.g.e. s. 482 nakleden Gökcan/ Artuç Türk Ceza Kanunu Şerhi, 3.Cilt, Ankara 2021, s. 4659-4660.
47 Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 26.01.2021 tarihli, 2020/19609 Esas ve 2021/2155 Karar sayılı ilamı.
48 Önder, s. 376.
49 Veli Özer Özbek/ Mehmet Nihan Kanbur/ Koray Doğan, Pınar Bacaksız/ İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 3. Baskı, Ankara, 2012, s. 788.
50 Durmuş Tezcan/ Mustafa Ruhan Erdem/ R. Murat Önok/, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 10. Baskı. Ankara 2013, s. 684.
51 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 714.
52 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 719.
53 Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 20/6/2012 tarihli, 2010/6293 Esas ve 2012/21247 Karar sayılı ilamı.
54 İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021, s. 753.
55 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 720.
56 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 720.
57 Gökcan/ Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 5.Cilt, Ankara 2021, s. 7300.
58 Gökcan/ Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 5.Cilt, Ankara 2021, s. 7325-7326.
59 Elif Ergüne, “Tehlike Suçları Bağlamında Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçları (TCK m 216)”, İstanbul Hukuk Mecmuası, C. 78, S. 3, 2020, s. 1695, 1696.
60 Mahmut Koca/ İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Baskı, Ankara 2020, s. 128-129.
61 Mahmut Koca/ İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Baskı, Ankara 2020, s. 364.
62 İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021, s. 286
63 İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021, s. 286.
64 Öztürk/ Erdem, kn.241. nakleden Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 17.Bası, Ankara 2021, s. 286.
65 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 925.
66 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 925.
67 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 927.
68 Artuk/ Gökcen/ Alşahin/ Çakır, Özel Hükümler, s. 927.
69 Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük, https://sozluk.gov.tr/.
70 4.CD.18.09.2006,2005/7706- 2006/14025.
71 Gökcan/ Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 3.Cilt, Ankara 2021, s. 4645.
72 4.CD. 12.12.2006, 2005/8063- 2006/17603.
73 Gökcan/ Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 3.Cilt, Ankara 2021, s. 4645.
74 Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.10.2015 tarihli, 2015/8705 Esas ve 2015/10698 Karar sayılı ilamı.
75 Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.01.2018 tarihli, 2016/4131 Esas ve 2018/262 Karar sayılı ilamı.
76 Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 30.03.2017 tarihli, 2016/2654 Esas ve 2017/2911 Karar sayılı ilamı.
77 Gökcan/ Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, 5.Cilt, Ankara 2021, s. 7315.
78 Ersan Şen, Yorumluyorum 25, Ankara 2022, s. 545-54.
79 Yargıtay 18.Ceza Dairesi’nin 07.12.2015 tarihli, 2015/10377 Esas ve 2015/12777 Karar sayılı ilamı.
80 Yargıtay 4. Ceza Dairesi 17.11.2014 tarihli, 2013/5598 Esas ve 2014/33171 Karar sayılı ilamı.







