Animated LogoGöksu Safi Işık Attorney Partnership Logo First
Göksu Safi Işık Attorney Partnership Logo 2Göksu Safi Işık Attorney Partnership Logo

Insights
GSI Articletter
GSI Brief

Sözleşmeler Hukukunda Gabin ve İrade Sakatlıklarının Değerlendirilmesi

2019 - Winter Issue

Download As PDF
Share
Print
Copy Link

Sözleşmeler Hukukunda Gabin ve İrade Sakatlıklarının Değerlendirilmesi

Contract Management
2019
GSI Teampublication
00:00
-00:00

ÖZET

Sözleşmeler hukuku, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile kişiler veya kurumlar arasındaki

ilişkilerin giderek karmaşık hale gelmesi neticesinde büyük önem arz eder hale gelmiştir.

Sözleşmelerin akdedilmesiyle birlikte taraflar

için bağlayacağı olacağı dikkate alındığında,

tarafların “kazan kazan” düşüncesini benimseyip, sadece bir tarafa üstünlük sağlamaksızın,

ortak iradelerini sözleşmeye yansıtması gerekir. Sadece bir tarafın menfaatine ve/veya bir

tarafın iradesinin yanıltılması neticesinde sözleşme akdedilmesi durumunda hukuk, eşitler

arasında “mağdur” durumda bulunan tarafın

haklarını koruma ve kullanma olanağı sağlamalıdır. Bu doğrultuda, 6098 sayılı Türk Borçlar

Kanunu’nda (“6098 sayılı Kanun/TBK”) belirli hükümler getirilmek suretiyle sözleşmeler

hukukunda irade sakatlıkları ve “gabin” düzenlenmiştir.

I. GİRİŞ

6098 sayılı Kanun’un birinci bölümünün ilk ayırımı olan “Sözleşmeden Doğan Borç İlişkileri”

bölümünde sözleşmenin hükümleri düzenlenmektedir. 6098 sayılı Kanun’da açık bir

şekilde tanımlanmamakla birlikte doktrinde

sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve

birbirine uygun olarak açıklaması olarak tanımlanmaktadır. 6098 sayılı Kanun’un ilk maddesi; “Sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması, açık veya örtülü

olabilir” şeklinde düzenlenmek suretiyle, sözleşmenin

kurulmasının genel şartları belirtilmektedir. Buna göre,

usulüne uygun olarak bir sözleşmenin akdedilmesi için,

tarafların irade beyanında bulunması, bu irade açıklamalarının karşılıklı ve birbirine uygun olması ile tarafların sözleşme ehliyetlerinin bulunması gerekmektedir.

İrade açıklanmadıkça bir sözleşmenin meydana gelmesi imkânsızdır. İrade açıklamasını, bir kimsenin belirli

bir sözleşme yapmak hususundaki iradesini karşı tarafa

(muhataba) bildirmek amacıyla yaptığı fiil ve hareketler

oluşturur1. Sözleşmenin kurulabilmesi için, karşılıklı ve

birbirine uygun iki iradenin mevcut olması gerekmektedir. Gerekli olan bu iki irade açıklamasında ilk yapılana

öneri, buna cevaben yapılan beyana ise kabul denilmektedir. Öneri, tek yanlı ve karşı tarafa varması gerekli bir

irade açıklamasıdır. Bununla öneren, karşı tarafa kendisi ile bir sözleşme yapmak istediğini ifade etmiş olur.

Kabul ise, önerenin yapmış olduğu öneriye karşı verilen

olumlu cevaptır.

Kabul, açık olabileceği gibi örtülü (zımnî) de olabilir.

Kabul iradesi açık olarak beyan edilmiş ise, yani kullanılan ifade ve sözcüklerden önerinin kabul edildiği

duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılmaktaysa,

buna açık kabul denir. Ancak, diğer tarafın öneriyi kabul

ettiği açıkça anlaşılmamakla birlikte, mevcut durum ve

davranışlardan önerinin kabul ettiği sonucu çıkartılabiliyorsa, burada örtülü (zımnî) bir kabul söz konusudur2.

Öneriye cevap verilmemesi, onun reddedildiği anlamına gelecektir. Ancak TBK’nın 6. maddesi “Öneren, kanun

veya işin özelliği ya da durumun gereği açık bir kabulü

beklemek zorunda değilse, öneri uygun bir sürede reddedilmediği takdirde, sözleşme kurulmuş sayılır.” şeklinde

düzenlenmek suretiyle, istisnai hallerde karşı tarafın

susmasının “kabul” olarak değerlendirileceği belirtilmektedir.

Öneri ve kabul kural olarak herhangi bir şekle tabi değildir. Dolayısıyla, sözleşme sözlü veya yazılı olarak yapılabileceği gibi, kabulü önerene haberci ulaştırabilir veya

kabul iradesi temsilci tarafından açıklanabilir. Sözleşmenin kurulabilmesi için öneri ve kabulün birbirlerine

tamamen uygun olması gerektiğinden, karşılıklı irade

beyanlarının anlaşılamadığı durumlarda beyanların

yorumlanması ve güven teorisi uygulanmak suretiyle

sorunun neticelendirilmesi gerekmektedir. Bu noktada

mevzuatımız, aşırı yararlanma (gabin) ve irade sakatlıklarına ilişkin hükümler düzenlemek suretiyle mağduriyetlerin önüne geçilmeye çalışmıştır. Bir sözleşmeyi

etkileyebilecek nitelikte olan gabin ve irade sakatlıkları

makalemizin esas konusu olup, aşağıda Yargıtay içtihatları ve doktrin görüşleriyle desteklenmek suretiyle detaylı olarak incelenmiştir.

II. AŞIRI YARARLANMA (GABİN)

A. Tanım

Gabin, sömürme, aşırı yararlanma anlamına gelen,3 Arapça kökenli bir kelimedir4. Schwarz’a göre “eda ile karşılık eda, oransızlık gösterdiği ve bu ikisi arasında eşdeğerlilik bulunmadığı, nispetsiz derecede aşağı olan karşılık eda için yüksek bir eda taahhüt edildiği veya aksine, ahzolunacak bir eda orantısız derecede yüksek bir karşılık değer konulduğu takdirde gabin vardır5.

”Tunçomağ, edim ile karşı edim arasında bir oransızlık bulunduğu, çok düşük olan karşı edim için çok yüksek bir edim veya aksine çok yüksek bir karşı edim için düşük bir edim taahhüt edilmesi halinde gabinden söz edileceğini belirtmektedir6.

Yukarıda yer verilen tanımlar dikkate alındığında, gabinin yalnız objektif unsuru esas alınarak tanımlandığı görülmektedir. Objektif unsur, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde karşılıklı edimler arasındaki açık orantısızlık olarak açıklanmaktadır. Ancak gabin kelimesi değerlendirilmeye alındığında, objektif unsurun dışında, ayrıca subjektif unsurun da dikkate alınması gerekmektedir. Subjektif unsur, sömürülenin zayıf durumu ile sömürende sömürme kastının bulunmasıdır. Subjektif unsurun bulunmaması halinde, gabinden söz edilemez. Başka bir ifadeyle, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde karşılıklı edimler arasındaki açık oransızlık sözleşmenin geçerliliğini tek başına etkilemez. Ancak diğer şartların, yani sübjektif unsurun varlığı halinde gabinden dolayı sözleşmenin iptali yoluna gidilebilir7

Nitekim Türk hukukunda belirtilen unsurlar esas alınmak suretiyle, “gabin” mevzuatımızda kavramsal ve anlamsal olarak diğer tanımlara göre farklılık arz etmektedir. TBK’nın “sözleşmenin içeriği” konusundaki düzenlemenin (m.26) hemen devamında kesin hükümsüzlük (m. 27) ve aşırı yararlanma (gabin) (m. 28) konularına yer verilmiştir. Gabinin yer aldığı 28. madde; “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise, bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 

Kanun koyucu böylece sözleşme özgürlüğüne bazı sınırlamalar getirmiştir. Bu sınırlar, sözleşmenin emredici kanun hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı olması, sözleşmenin konu itibariyle imkânsızlığı ve tarafların edimleri arasındaki açık oransızlığa bağlı olarak ortaya çıkabilecek aşırı yararlanma hallerine ilişkindir. Kanun koyucu bu düzenleme ile gabin halinde sözleşmenin zayıf tarafın korunmaya alınması suretiyle sözleşme özgürlüğünün kötüye kullanılmasına engel olmayı hedeflemiştir8.

Doktrin görüşleri ve mevzuatımızda düzenlenen gabin hususu birlikte değerlendirildiğinde, gabin; “Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, taraflardan birinin diğer tarafın müzayaka halinde olmasından (darda kalmasından), hiffetinden (düşüncesizliğinden) veya tecrübesizliğinden yararlanarak ivazlar arasında açık bir orantısızlık yaratarak onu sömürmesidir.”9 şeklinde tanımlamak mümkündür.

B. Gabinin Hukuki Niteliği

6098 sayılı Kanun’un 28. Maddesi, bir sözleşmede taraflardan birinin diğer tarafın zor durumda olmasından, tecrübesizliğinden veya hafifliğinden faydalanarak edimler arasında aşırı bir oransızlık meydana getirmesi halinde, zarara uğrayan tarafın, durumun özelliğine göre, sözleşmenin iptalini veya edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini talep etme hakkını düzenlemektedir. Zarara uğrayan söz konusu hakkı, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği, zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl ve her hâlükârda sözleşmenin kurulmasından itibaren beş yıl içerisinde kullanmak durumundadır. 

Gabinin hukuki niteliği ile ilgili Türk ve yabancı doktrinde farklı görüşler mevcuttur. Bu görüşlerden, “gabinin iradeyi sakatlayan hallerden biri olduğunu kabul eden görüş” ve “gabinin sözleşme özgürlüğüne getirilen bir sınırlama olduğunu kabul eden görüş” şeklindeki görüşler esas alınmak suretiyle, gabinin mahiyeti ve niteliği değerlendirilmektedir. 

İradeyi sakatlayan hallerden biri olduğuna dair görüşte gabin, tıpkı irade sakatlıklarından olan yanılma, aldatma ve korkutma hallerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Bu görüşte gabin, bizzat kendisi için değil fakat hata, ikrah gibi bir irade sakatlığı hali olduğu için kendisine hukuki sonuç bağlamaktadır10. Bu görüş, sözleşenler arasında hiçbir zaman eşitlik olmayacağından, rızaların etki gücünü ölçmenin zor olduğu ve bu sebeple gabinin varlığının kesin surette iradenin sakatlanmış olduğunu göstermeyeceği gerekçesiyle eleştiriye uğramıştır11.

Sözleşme serbestisine getirilen sınırlama olduğuna dair görüşte ise gabin, tarafların iradeleri göz önüne alınmaksızın, sadece sözleşme konusu ele alınmak suretiyle, sözleşmenin konusunu sakatlayan bir neden olarak görülmektedir. Bu görüş taraftarlarına göre, her sözleşmede bulunması gereken “iyi niyetin” bulunmaması edimler arasında denkliği bozan bir sebeptir. Bu görüş, edimler arasındaki oransızlığın takdirinin güçlüğü, karşı edimin diğer taraf için arz edebileceği şahsi kıymetinin takdir edilemeyeceği, ticari hayatta bilhassa spekülasyonun gerekli olduğu gerekçesiyle eleştiriye uğramıştır12.

Bu görüşte kendi içerisinde ikiye ayrılmaktadır. 

Bunlardan ilki, gabinin tipik bir ahlâka ayrılık olduğu görüşüdür. Doktrinde bu görüşü benimseyen yazarlara göre, kanun koyucu sözleşmenin konusunu belirlemede taraflara tanıdığı serbestiye bir de ahlâk ve iyi niyet sınırı çizmiştir13. Aşırı yararlanmanın ahlâka aykırılık sayılmasının sebebi ise yararlanma kastından ileri gelmektedir14.

İkincisi ise gabinin sosyal amaçlarla sözleşme özgürlüğüne getirilmiş bir sınırlama olduğuna yönelik görüştür. Bu görüşü destekleyen yazarlar tarafından, gabinin, temelinde ahlâki bir düşünce olmakla birlikte, sosyal amaçlarla sözleşme serbestisine getirilen bir sınırlama olduğu belirtilmektedir. Bu sebeple aşırı yararlanma ahlâka aykırılıktan ayrı, bağımsız bir müessesedir15. Nitekim Schwarz da bu görüşü desteklemek suretiyle, İsviçre – Türk Hukuku’nda, aşırı yararlanmanın ayrı bir maddede düzenlenmek suretiyle, Alman Hukuku’ndan farklı olarak, ahlâka aykırılıktan koparıldığını ifade etmektedir16

Sonuç olarak gabinin hukuki niteliği hakkındaki görüşler birlikte değerlendirildiğinde, gabinin hukukumuzda kabul edilmesinin temel sebebi sosyal düşüncelerdir.. Gabin müessesesinin sosyal düşüncenin etkisi sebebiyle ortaya çıktığı düşünülse de, ahlak ve dürüstlük kuralı da bu kurumun meydana gelmesinde etkili olduğu sabittir. Nitekim sözleşmenin bir tarafının karşı tarafın özel bir zayıflığından yararlanarak aşırı yarar sağlaması ve onu sömürmesi hem ahlak hem de dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Yani gabin, ahlaki ve sosyal düşüncelerle, bir iptal sebebi olarak kabul edilmiştir17.

C. Gabinin Unsurları

Türk hukuk mevzuatında kural olarak sözleşme serbestisi esastır. İstisnai olarak belirli durumlarda bu hakkın sınırlandırılması bir takım unsurların birlikte bulunması durumunda mümkün olabilmektedir. Gabin (aşırı yararlanma) müessesesinin de sözleşmeleri sınırlandırabilecek bir kurum olduğu dikkate alındığında, gabin unsurunun meydana gelebilmesi bir takım şartların birlikte bulunmasına bağlanmıştır. Aşırı yararlanmanın kabulü için edimler arasındaki oransızlık tek başına yeterli görülmemekte; bunun yanında bazı unsurların da olması gerektiği kabul edilmektedir18

Gabin kurumunun unsurları hususunda doktrinde görüş birliği bulunmamaktadır. Bazı yazarlar objektif unsur olarak, edimler arasındaki oransızlığı, sübjektif unsur olarak ise müzayaka, hiffet ve tecrübesizlik gibi özel durumlardan yararlanmayı kabul etmekte ve gabin kurumunun unsurlarını ikiye ayırarak incelenmektedir19. Bazı yazarlar ise edimler arasındaki oransızlığı objektif unsur; müzayaka, hiffetsizlik ve tecrübesizlik gibi özel durumları zarar gören yönünden sübjektif unsur; aşırı yararlanma ve sömürmeyi ise karşı taraf açısından sübjektif unsur olarak görmekte, böylece gabin kurumunda üç unsurun varlığını kabul etmektedirler20

İsviçre – Türk Borçlar Kanunu, Alman Medeni Kanununu örnek almak suretiyle, aşırı yararlanma kurumunun sınırlarını daraltmayı tercih etmiştir. Bu bakımdan mevzuatımız, gabinin varlığını ileri sürebilmek için sadece objektif ve sübjektif unsurların birlikte mevcut olması gerektiğini hüküm altına almıştır. Bu iki unsurun birlikte bulunmaması durumunda, mevzuatımız kapsamında, gabinin varlığından söz edilemeyecektir. Konuya ilişkin bir çok Yargıtay kararı bulunmaktadır21.

1. Objektif Unsur

Aşırı yararlanmanın objektif unsuru karşılıklı edimler arasındaki oransızlıktır. 6098 sayılı Kanun’un 28. maddesinde “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa…” ifadesindeki “oransızlık” ifadesi sözleşmenin unsurudur. Gabin kurumunun amacı edimler arasında dengeyi sağlamak olmakla beraber, edimler arasında tam bir eşitlik sağlanamayacağından, sırf oransızlık nedeniyle sözleşmelerin iptali yoluna gidilmesi, alış verişlerde ve ticari hayatta güveni, istikrarı ve düzeni ortadan kaldırır. Bu nedenle gabinin objektif unsurunun oluşabilmesi için bu oransızlığın büyük ve açık olması aranmıştır22

Uygulamada açık oransızlık, sözleşmenin kurulduğu tarihte ve sözleşmenin kurulduğu yerdeki piyasa koşulları dikkate alınarak belirlenmektedir. Ancak sözleşmenin kurulmasından sonra edimler arasındaki dengenin bozulması halinde aşırı yararlanmadan söz edilemeyecektir. Böyle durumlarda sadece, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması gündeme gelebilir23

Mevzuatımızda “açık oransızlık” ifadesi kullanılmasına rağmen, buna karşılık söz konusu ifadeden ne anlaşılması gerektiği belirtilmemiştir. Doktrin uyarınca açık oransızlık, objektif bakış açısıyla ilk anda herkesin dikkatini çeken dengesizlik olarak tanımlanır. Oransızlık, işten anlayan herkesin derhâl, kolaylıkla fark edeceği seviyede, inkâr edilemeyecek derecede açık olmalıdır24. Dolayısıyla açık oransızlığın belirli sınırlar çerçevesinde tanımlanması yerine, uyuşmazlığın niteliğine göre yorumlanmasına olanak sağlanması gabin müessesinin sağlıklı kullanılmasını da sağlamaktadır. 

Kanunda objektif unsura ilişkin bir oran belirtilmemesine rağmen, Yargıtay ve Federal Mahkeme verdiği kararlarda belirli oranlar dikkate almaktadır25. Yargıtay edimler arasında %50 ve daha fazla fark olduğunda, oransızlık şartının gerçekleşmiş sayılacağını kabul etmektedir26. Yine Yargıtay’ın, %25’ten az bir farkın oransızlık olarak nitelendirilemeyeceğine ilişkin içtihatları mevcuttur. Bu durumda, uygulamada hâkimin takdir yetkisi Yüksek Mahkeme tarafından sadece %25 ile %50 arasındaki oransızlık bulunduğu hâllerle sınırlandırılmaktadır27. Söz konusu oranlar uygulamada mevcut olsa da, hâkim için bağlayıcı değildir. Hâl böyleyken, hâkim, yargılamasını gerçekleştirdiği dosyada bütün özellikleri dikkate alarak açık oransızlığın var olup olmadığını takdir etmelidir28. Hâkimin, edimler arasındaki oransızlığın hangi zamanda gerçekleştiğine yönelik takdiri noktasında ise, dikkate alınacak zaman doktrinde ve Yargıtay uygulaması uyarınca sözleşmenin kurulduğu andır. Zira objektif şartın sözleşmenin kurulduğu anda mevcut olması gerekir29. Sözleşmenin kuruluşu anına göre belirlenen objektif değerler, oransızlığın değerlendirilmesine ölçüt olur. Bu sebeple, tarafların edimlere verdiği sübjektif değer dikkate alınmaz30. Bu bakımdan, sözleşmenin yapılması aşamasında taraflardan biri özel bir durum içinde değildir. Dolayısıyla, bu aşamada, aşırı yararlanma hükümlerine başvurulamayacaktır. Nitekim bu durumda, eğer şartları varsa sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması söz konusu olabilmektedir. Edimler arasındaki oransızlığın belirlenmesi konusunda üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise hâkimin ifa edilen değil, sözleşme ile taahhüt edilen edimleri karşılaştıracağıdır31. İfa edilmeme veya eksik ifa 6098 sayılı Kanun’un 112. ve devamı maddelerinde düzenlenen borçların ifa edilmemesinin, özellikle de kötü ifanın konusudur.

2. Subjektif Unsur

Aşırı yararlanmanın gerçekleşmesi için edimler arasındaki oransızlık tek başına yeterli olmayıp, bunun yanında iki unsurun daha varlığı şarttır32. Söz konusu iki unsur; bir tarafın zayıf durumda olması ve diğer tarafın bu durumdan faydalanarak edimler arasında aşırı oransızlık meydana getirmesidir.

3. Taraflardan Birinin Zor Durumda Olması

Taraflardan birinin zor durumda olması, zayıf durumda olanın ayırt etme gücüne sahip olmayıp, kendisi için dezavantajlı bir sözleşme yapmaya iten bir hâli ifade etmektedir. 6098 sayılı Kanun’un 28. maddesi; 

Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Zarar gören bu hakkını, düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği; zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl ve her hâlde sözleşmenin kurulduğu tarihten itibaren başlayarak beş yıl içinde kullanabilir.” 

şeklinde düzenlenmek suretiyle, “zayıf/zor” durum olarak nitelendirilen bazı haller gösterilmiştir. Belirtilen durumlardan birisinin mevcut olması durumunda, zayıf/zor durumda olan tarafa akdettiği sözleşmenin iptal hakkı verilmektedir. Burada, zayıf/zor durumda olan tarafın kusurlu olup olmadığı dikkate alınmamaktadır.

Kanunda Belirtilen Haller

6098 sayılı Kanun’un ilgisi maddesinde taraflardan birinin zayıf durum içerisinde olması bakımından; müzayaka hâli, hiffet ve tecrübesizlik hâllerine yer verilmiştir.

a. Muzayaka (Zor Durumda Olma) Hâli

Zor durumda kalma hâli, kişinin maddi olarak bir zor durumda kalma hâli olabileceği gibi, psikolojik (şahsi) bir durum hâli ile de mümkün olabilmektedir. 

Yinelemekte fayda görmekteyiz ki, zayıf durumda olanın içinde bulunduğu zor duruma düşmede kusurlu olup olmadığının, zor durumun varlığının kabulü bakımından bir önemi bulunmamaktadır33

Zor durum konusunda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; kişinin esasen zor durumda bulunmadığı halde, kendisini zor durum içerisinde sanması ve bu şekilde edimler arasında aşırı oransızlık bulunan sözleşmeyi, kendisinin bu tasavvurundan yararlanıp, iptal etme hakkına sahip olup olamamasıdır.

b. Hiffet (Hafiflik)

Hiffet (Hafiflik), bir kişinin sözleşmeyi yaparken dikkatsizce, düşünüp taşınmadan hareket etmesini ifade eder34. Eğer kişi ayırt etme gücüne sahip değilse, bu durum gabine dayanak teşkil eden hafiflik hâline vücut vermeyecektir35. Yine hafiflik unsurunun gerçekleşmesi bakımından, kişinin genel olarak bir hafiflik hali içinde bulunması aranmayacak; söz konusu kimsenin ilgili işlem bakımından hafiflik teşkil edecek şekilde davranması yeterli sayılacaktır36.

c. Tecrübesizlik (Deneyimsizlik)

Gabin (aşırı yararlanma) bakımından deneyimsizlik, sözleşme bakımından yeterli bilgi ve deneyime sahip olmama anlamına gelmektedir. Değerlendirmede özellikle dikkate alınacak husus genel deneyimsizlik olmayıp, sözleşmenin konusuna ilişkin deneyimsizliktir37. Bu unsurda genel deneyimsizliğin dikkate alınmaması, genel deneyim sahibi bir kişinin sözleşme bakımından deneyimsizlik temeline dayalı olarak aşırı yararlanma iddiasında bulunmasına olanak sağlamaktadır. 

Bilgi eksikliği; hukuki, ekonomik, ya da teknik alanlara ilişkin olabilir. Bu nedenle sözleşmeyle ilgili olsa dâhi, hukuki bilgisizliği deneyimsizlik kapsamında değerlendirmeyen görüş isabetli değildir38.

III. GABİNİN HÜKÜM VE SONUÇLARI

6098 sayılı Kanun’un 28/1. maddesi gereğince, zarar gören, durumun özelliğine göre sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya

da sözleşmeyle bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir. Bu bağlamda Kanun,

aşırı yararlanma durumunda sömürülen tarafa bütünsel

veya kısmi olarak iptal hakkı olmak üzere seçimlik hak

vermektedir. Zarar gören tarafından durumun özelliğine göre bu seçimlik haklardan biri tercih edilebilir.

Ayrıca, zarar gören, gabin nedeniyle uğradığı zararların

tazminini de talep edebilmektedir.

Yenilik doğurucu niteliğe sahip iptal hakkı varması gerekli irade beyanı ile kullanılır ve karşı tarafa varmakla birlikte sonuçlarını doğurur. Söz konusu hak yenilik doğuran

beyan ile gerçekleştiğinden dava açılmasına gerek duyulmaz. İptal iradesi açık ya da örtülü olarak ileri sürülebilir.

İptal hakkı bir dava açma yoluyla kullanılmaya çalışıldığı

takdirde dava dilekçesinin karşı tarafa tebliği ile sonuçlarını doğuracak hâkimin vereceği karar bir tespit hükmünden ibaret olacaktır. Sözleşme, mahkeme tarafından tesis

edilecek karar ile değil, zarar gören tarafından iptal beyanının yapılması ile geçmişe etkili olarak geçersiz olur. 

Seçimlik hak olarak düzenlenen bütünsel iptal ile kısmı

iptal haklarının kullanılması bakımından öngörülen sınır 6098 sayılı Kanun’un 28/1. maddesindeki “durumun

özelliği” ifadesiyle belirtilmiştir. Buna göre, zarar gören

kendisine tanınan iptal hakları arasında bir seçim yaparken durumun özelliği göz önünde bulundurulmalıdır.

İptal hakkı, zarar görenin düşüncesizlik veya deneyimsizliğini öğrendiği, zor durumda kalmada ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir (1) yıl içerisinde kullanmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken

husus, hak düşürücü sürenin başlangıç tarihidir. Zira

6098 sayılı Kanun’un 28/2. maddesi uyarınca bir (1) yıllık hak düşürücü süre, düşüncesizlik veya deneyimsizliğin öğrenildiği ya da zorda kalma durumunun ortadan

kalktığı tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. İptal

hakkının, her halde sözleşmenin kurulduğu tarihten itibaren başlayarak beş (5) yıl içerisinde kullanılması gerekmektedir.

Diğer bir husus ise zararın tazminine ilişkindir. Türk ve

İsviçre hukuklarında aşırı yararlanmadan doğan zararın

tazmini isteminin kaynağı sözleşme görüşmelerinden

doğan sorumluluk (culpa in contrahendo) esasına dayanır39. Sömürenin aşırı yararlanmaya neden olan davranışı, taraflar arasındaki güven ilişkisine aykırılık oluşturduğu için sömüren, güven ilişkisine aykırı olan bu

davranışının neden olduğu zararı tazmin etme yükümlüğü altında bulunur. Tazmini istenecek zarar, olumsuz

zarardır40. Diğer bir ifadeyle, sözleşmeye yönelik güvenin boşa çıkmasından doğan zararın tazmini anlamına

gelmektedir.

IV. İRADE SAKATLIKLARI (HATA – HİLE – İKRAH)

Hukuki işlemin geçerlilik kazanabilmesi için temel unsurlar irade, irade beyanı ve hukuki sonuçtur. Ancak, bir hukuki işlem her ne kadar söz konusu üç unsuru da içermekte olsa da özellikle iradenin oluşması safhasında ya da bu iradenin açıklanması (beyanı) safhasında ortaya çıkabilecek bazı bozukluklar, noksanlıklar ya da uyumsuzluklar sonucunda meydana gelen irade sakatlıkları, hukuki işlemin geçerliliğini etkileyen sonuçlara doğurabilecektir41

İrade sakatlığı, geniş ve dar anlamda olmak üzere iki şekilde tanımlanmaktadır. Dar anlamda irade sakatlığı, hukuki işleme ilişkin iradenin oluşumu safhasında gerçekleşmektedir. Diğer bir ifadeyle, doğrudan iradede sakatlığın mevcut olmasıdır. Geniş anlamda irade sakatlığı ise, iradenin oluşumu safhasındaki sakatlıkların (hata – hile – ikrah) haricinde ayrıca beyandaki sakatlıkları da kapsamaktadır. Biz de aşağıda iradeyi etkileyen en önemli etkenler olan hata, hile ve ikrah konusunu değerlendirerek, gabin ile arasındaki ilişkiye değineceğiz.

A. Hata

Yanılma, diğer bir deyişle hata, 6098 sayılı Kanun’un 30. maddesinde; “Sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, o sözleşme ile bağlı olmaz” şeklindeki düzenlenmiştir. Fakat sözleşmenin geçersizliği sonucunun doğması için yanılmanın esaslı olması şartı öngörülmüş olup, 6098 sayılı Kanun’un 31. maddesinde esaslı sayılacak yanılma halleri; (i) kurulması istenilen sözleşmeden başka bir sözleşme için irade açıklanması, (ii) istenilenden başka bir konu için irade açıklanması, (iii) sözleşme yapma iradesinin, gerçekte sözleşme yapmak istediği kişiden başkasına açıklanması, (iv) sözleşme yapılırken belirli nitelikleri olan bir kişinin dikkate alınmasına karşı başka bir kişi için irade açıklanmışsa ve (v) gerçekte üstlenmek istenilenden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istenilenden önemli ölçüde az bir karşı edim için irade açıklanması olarak sayılmıştır. Esaslı yanılma hallerinde numerus clausus ilkesi geçerli değil yani bu haller Kanunda sayılan haller ile sınırlı değildir, nitekim hükümde de özellikle bu hallerin esaslı yanılma niteliğinde olduğu ifade edilmiştir. Ancak iş ilişkilerinde geçerli dürüstlük kuralları çerçevesinde yanılanın yanıldığı saikini sözleşmenin temeli sayması halinde, bu durum da karşı tarafça öngörülebilir ise, sözleşmenin geçersizliğinden bahsedilebilecektir. Yanılmanın 6098 sayılı Kanun uyarınca esaslı nitelikte olması halinde yanılan, yanıldığını öğrenmesinden itibaren bir yıl içerisinde sözleşmenin geçersiz olduğunu ve sözleşme ile bağlı olmayacağını beyan edebilir. Ancak belirtilen süre zarfında beyanda bulunmaması halinde sözleşme geçerli hâle gelmektedir. Bir yıllık hak düşürücü sürenin irade sakatlığına sebep olan hâller bakımından söz konusu olması haline ilişkin emsal teşkil eden birçok Yargıtay kararı bulunmaktadır42

Önemle belirtmekte fayda görmekteyiz ki, bir kimsenin yanılmada kusurlu olması, iptal hakkını kullanmasına engel oluşturmaz. Ancak 6098 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca sözleşmenin geçersizliği nedeniyle karşı tarafın zararını tazmin yükümlülüğüne yol açabilir43. Tazmin edilecek zarar, geçerliliğine güvenilen sözleşmenin hükümsüzlüğü yüzünden uğranılan zarardır. Diğer bir ifadeyle, iptal edilen sözleşme hiç yapılmasa idi uğranılmayacak olan (olumsuz) zarardır. Hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda ise hâkim, Kanun kapsamında daha fazla tazminata hükmedebilmektedir ancak bu tazminat tutarının olumlu zararı aşmaması gerekir (TBK 35/2). Doktrinde yanılma halinde yanılan tazminat sorumluluğunun niteliğine ilişkin tartışmalar bulunmaktadır. Bir görüşe göre bu sorumluluk bakımından haksız fiil tazminatına ilişkin hükümler uygulanmalı; diğer bir görüşe göre ise, borca aykırılık hükümleri uygulanmalıdır. Ancak belirtmek isteriz ki ikinci görüş tazminat alacaklısını ispat yükü ve zamanaşımı bakımından diğer görüşe nazaran daha elverişli bir duruma getirmektedir. Belirtmek isteriz ki, bir tarafın yanıldığını diğer taraf biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa, yanılan tarafın tazminat ödeme yükümlülüğü ortadan kalkmaktadır.

B. Aldatma – Hile

Aldatma ise; bir kişinin kasten saik hatasına düşürülmesidir. Aldatmanın şartları, koşulları ve usulüne ilişkin olarak emsal bir Yargıtay kararında; “öncelikle hile kavramı üzerinde durulmalıdır: Kelime anlamı ile hile, aldatma, yanıltma anlamlarına gelmektedir. Borçlar hukuku anlamında hile, belli bazı unsurları barındırması gereken ve ancak bu halde sözleşmenin geçerliliğini etkileyen bir kavramdır44

Hileden söz edebilmek için şu unsurların bulunması gerekir: Karşı tarafı hataya düşürmeye yönelmiş bir davranış, Hile kastı, Sözleşmenin kurulması ve nedensellik bağı gerekmektedir45. Bu etki sözleşmenin tamamen kurulması (asli hile), yahut sözleşmenin bazı hükümlerinde yer bulması (fer’i hile) şeklinde ortaya çıkabilir. Her iki halde de hileden söz edilebilir. Hileye maruz kalan kimseye sözleşmeyi iptal hakkının tanınması, onun ağır bir zarara uğraması nedeniyle değil, iradesine yapılan baskı sonucunda, irade özgürlüğünü yitirmiş olması nedeniyledir. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki hile her türlü delille ispat edilebilir. Zira senede karşı senetle ispat zorunluluğuna ilişkin kuralın istisnaları bulunmakta olup hata, hile ve ikrah iddiaları bu istisnalar arasında yer almaktadır46. 6098 sayılı Kanun’un 36. maddesinde aldatma düzenlenmiştir. 

Buna göre, aldatma sebebiyle sözleşmenin bağlayıcı sayılmaması için gerçekleşmesi gereken şartlar; (i) Bir taraf, sözleşme yapma hususunda aldatılmış, yani karşı tarafın davranışı ile yanıltılmış olması, (ii) yanılmanın kasten yapılması, (iii) aldatmanın sözleşmenin yapılmasına sebep olması ve (iv) aldatma teşkil eden davranışın sözleşmenin tarafı veya sözleşmenin yapılmasında yardımından yararlandığı bir kimse tarafından yapılmış olmasıdır. Aldatmanın üçüncü kişi tarafından gerçekleştirilmiş olması da sözleşmenin geçerliliğini etkileyecektir ancak bu durumda yukarıda belirtilmiş olan ilk üç şarta ek olarak aldatmadan yararlanacak olan tarafın da aldatmayı bilmesi veya bilmesinin gerekli olması şartları aranmaktadır. Aldatma da yanılma ile aynı hak düşürücü süreye tabidir. Diğer bir deyişle aldatılanın, aldatıldığını öğrendiği tarihten itibaren bir (1) yıl içerisinde sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmemesi halinde sözleşme geçerli sayılacaktır. Aldatan veya üçüncü kişi, sözleşmenin geçersizliğinin ileri sürülüp sürülmemesine bağlı olmaksızın, aldatmaya maruz kalanın aldatma nedeniyle uğradığı zararı tazmine mecburdur. Zira TBK’nın 39/2. maddesi uyarınca aldatılanın sözleşmeye onay vermesi, tazminat talep etme hakkından feragat anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla talep edilebilecek olan tazminat doktrinde tartışmalı olmakla birlikte baskın görüş yalnızca menfi zararın istenebileceği yönündedir. Ancak hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda, TBK’nın 35/II. maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle daha fazla tazminata hükmedilmektedir.

C. İkrah (Korkutma)

İkrah, 6098 sayılı Kanun’un 37.maddesinde sözleşmelerle ilgili bir irade fesadı hali olarak kabul edilmiş ve bu doğrultuda düzenlenmiştir. Kanun uyarınca ikrah; bir kimsenin yapmak istemediği bir hukuki işlemi, kendisine veya yakınlarından birisine zarar verileceği tehdidi ile yapmasıdır. 

Mesela bir kimsenin, başka bir kimseye razı olmadığı takdirde öldürüleceği veya evinin ateşe verileceği tehdidi ile bir sözleşme imzalattırdığı hallerde ikrah söz konusudur47. İkrah, maddi ve manevi ikrah olmak üzere iki çeşitten oluşmaktadır. Bir kimsenin sözleşmeyi yapması için sıkıştırılması durumunda maddi ikrahın gerçekleştirildiği kabul edilmektedir. Fiili bir ikrahın söz konusu olması durumunda sakat bir irade bulunmamaktadır. Zira bu durumda hiçbir irade yoktur. Böyle bir durum neticesinde sözleşmenin akdedilmesi durumunda ise, söz konusu işlem hiçbir şekilde meydana gelmemiş olarak kabul edilir. Manevi ikrah ise bir kimsenin korkutulması neticesinde, yapamayacağı bir işlemi gerçekleştirmesi olarak açıklanmaktadır. Bu ikrah türü genellikle şantaj yollu tehditler neticesinde meydana gelmektedir. Burada bir irade beyanı vardır, fakat bu irade serbest ve hür bir irade değildir48

İkrah kavramının mevcut olabilmesi belirli şartlara bağlanmaktadır. Bunlar; a) Ciddi olmalı b) hemen meydana gelebilecek ağır bir tehlike olmalı c) akdin taraflarından birisine veya yakınlarına yapılmalı d) şahsa, namusa, cana, mala veya hürriyete yöneltilmiş olmalı e) haksız olmalı f ) tehdit ile yapılan işlem arasında illiyet bağı bulunmalı g) tehdidi diğer akit taraf veya üçüncü bir şahıs yapmalı şeklinde düzenlenmektedir. Bu şartlardan birinin mevcut olması durumunda ikrahın varlığından söz edilmekte ve dolayısıyla ikrah ile hukuki bir işleme razı olan kimse, sözleşme ile bağlı olmamaktadır. İkrah sebebiyle irade bozukluğunun meydana gelmesi söz konusu irade bozukluğunun giderilmesi, yanılma ve aldatmada izah edilen şartlar ile aynı olmak üzere 6098 sayılı Kanun’un 39. maddesi kapsamında giderilebilmektedir. Korkutmada korkutulan taraf, kural olarak sözleşmeyle bağlı değildir. 

Üçüncü kişinin korkutmasında, aldatmadan farklı olarak akdin karşı tarafı korkutmayı bilmemesi veya bilecek durumda olmaması sözleşmenin iptali açısından önem arz etmemektedir49. Aldatmada olduğu gibi korkutmada da tazminat talebi için sözleşmenin iptal edilmesine gerek yoktur. Korkutmanın neticesi hata ve aldatma ile benzer olduğundan burada değinilmesi gereken en önemli husus, üçüncü kişinin korkutması durumunda hukuki sözleşmenin geçerliliğinin değerlendirilmesi olacaktır. 

Üçüncü kişinin korkutması neticesinde sözleşme yapan tarafın uğradığı zararın tazmin edilmesi tazminat hukukunun bir gereğidir. Bu gerekçe ile ikame edilen tazminat davalarında zarara uğrayan taraf haksız fiil hükümlerine dayanmak zorundadır50. Menfi zarar, korkutmaya maruz kalan taraf, sözleşmenin ifa edilmemesinden kaynaklanan zararların tazminini değil, korkutmadan kaynaklanan ve sözleşmenin onaylanması veya iptal edilmesi ile ortadan kalkmayan zararların tazminidir. 

6098 sayılı Kanun’un 37/2. maddesi; korkutma davranışına maruz kalan tarafa, kusuruna bakılmaksızın hakkaniyet gerektiriyorsa, karşı tarafın zararını ödeme yükümlülüğünü düzenlemiştir. Bu da üçüncü kişinin korkutması sonucu sözleşme yapan ancak daha sonra sözleşmeyi iptal eden tarafın karşı akide ödeyeceği tazminat için kanunla bir kusursuz sorumluluk hali oluşturulduğunu göstermektedir51. Korkutmaya maruz kaldığı için sözleşmeyi iptal eden tarafın karşı akide ödediği tazminat bakımından üçüncü kişiye haksız fiil hükümlerine göre rücu hakkı saklıdır52

Netice itibariyle korkutma davranışı ister karşı akit tarafından isterse üçüncü kişi tarafından olsun, korkutmaya maruz kalan taraf sözleşmeyle bağlı değildir. Korkutmanın karşı taraf davranışı ile gerçekleşmesi durumunda karşı akit, aldatmada olduğu gibi hem haksız fiil hükümleri hem de culpa in contrahendo esasına göre korkutmaya maruz kalanın menfi zararlarından sorumludur. Üçüncü kişinin korkutmasında ise üçüncü kişinin haksız fiil hükümleri çerçevesinde sorumluluğunun olduğu kabul edilmektedir. Diğer irade sakatlık hallerinden farklı olarak korkutmanın üçüncü kişinin davranışından kaynaklanması durumunda, sözleşmenin korkutmaya maruz kalınca iptal edilmesi nedeniyle karşı akit, iyi niyetli olmak şartıyla oluşan zarar açısından sözleşmeyi iptal eden taraftan istenebilmektedir. Hakkaniyet ilkesi çerçevesinde kabul edilen bu tazminat kusursuz sorumluluk örneğini teşkil etmektedir.

V. SONUÇ

Netice itibariyle gabinden bahsedilebilmesi için gabinin objektif şartı ile sübjektif şartlarının bir arada bulunması gerekmektedir. Gabin müessesi ile zor durumda

kalan kişinin akdetmek durumunda kaldığı sözleşmeyi

iptal etmesi hukuk düzeni içerisinde sahip olduğu hakları kullanma yetkisini haiz olmasıdır. Mevzuatımızda

düzenlenen doktrin ile Yargıtay içtihatları ile uygulaması şekillenen söz konusu düzenlemeler ile kişilerin/

kurumların birbirleri arasındaki ilişkiler düzenlenmek/

sınırlanmak suretiyle sosyal ve ekonomik toplumun

sağlıklı bir şekilde gelişmesi sağlanmaktadır. Dolayısıyla

hukuk düzenimiz içerisinde böyle bir düzenlenmenin

olması sağlıklı bir toplumun oluşmasına ve mağduriyetlerin önlenmesini sağlamakta, diğer bir ifadeyle hukuk

düzenimizin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine yön vermektedir.

KAYNAKÇA

Ahmet Cemal Ruhi, Sözleşmeler Hukuku, İstanbul 2013. 

Ahmet M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018, 

Andreas B. Schwarz, Borçlar Hukuku Dersleri, 1948. 

Erarslan Özkaya, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, Nisan 2015. 

Ernst Kramer, Berner Kommentar, Bd. IV/1/2/1a, Art. 19-22 OR, Bern 1991. 

Esat Arsebük, Türk Kanunları Bakımından Borçlar Hukukunun Umumi Esasları, Ankara 1932. 

Eugen Bucher, Schweizerisches Obligationenrecht, Allgemeiner Teil ohne Deliktsrecht, 2. Aufl., Zürich, Schulthess, 1988. 

Ferit Saymen, Halid Elbir, Türk Borçlar Hukuku, İstanbul. 

Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2018. 

Halid Elbir, İslam Hukukunda Gabin, İstanbul 1963. 

Kenan Tunçomağ, Borçlar Hukuku Dersleri, İstanbul 1965. 

Korkut Özkorkut, Aşırı Yararlanma Hükümlerinin Tacirler Bakımından Uygulanması (TBK m.28), Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, 2016. 

Mustafa Kemal Oğuzman, Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2011. 

Mehmet Murat İnceoğlu, Borçlar Hukukunda Doğrudan Temsil, İstanbul 2009. 

Necip Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, İstanbul 2017. 

Önen Gonca, Türk Hukukunda Gabin, Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Antalya 2007. 

Reşat Kaynar, Türk Borçlar Hukuku Dersleri Genel Hükümler, İstanbul 1965. 

Selahattin S. Tekinay, Sermet Akman, Haluk Burcuoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993. 

Selman Okumuş, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre Aşırı Yararlanma (Gabin), Ankara 

Tahir Çağa, “Rızadaki Fesat Sebeplerinden Biri veya Gabin ile Malul Sözleşmelerde Fesih Beyanı ve Bunun Süresi”, Ege Üniversitesi Hukuk Dergisi, 1980, 

Turgut Akıntürk, Borçlar Hukuku, İstanbul 2018. 

Turhan Esener, Fatih Gündoğdu, Borçlar Hukuku-I Sözleşmelerin Kuruluşu ve Geçerliliği (TBK m.1 – 48), İstanbul 2017.

Zekeriya Kürşat, Borçlar Hukuku Alanında Hile Kavramı, İstanbul 2003.

DİPNOT

1 Turhan Esener, Fatih Gündoğdu, Borçlar Hukuku-I Sözleşmelerin Kuruluşu ve Geçerliliği (TBK m.1 – 48) (Kuruluş ve Geçerlilik), İstanbul 2017, s. 23.

2 Ahmet Cemal Ruhi, Sözleşmeler Hukuku, C.. I, 2. Baskı, İstanbul 2013, s. 18-19.

3 Tahir Çağa “Rızadaki Fesat Sebeplerinden Biri veya Gabin ile Malul Sözleşmelerde Fesih Beyanı ve Bunun Süresi”, Ege Üniversitesi Hukuk Dergisi, 1980, s. 39.

4 Esat Arsebük, Türk Kanunları Bakımından Borçlar Hukukunun Umumi Esasları (Umumi Esasları), C. I, Ankara 1937, s.222.

5 Andreas B. Schwarz, Borçlar Hukuku Dersleri (Ders), C. I, 1948, s.346.

6 Kenan Tunçomağ, Borçlar Hukuku Dersleri, C. I, İstanbul 1965, s. 229-230.

7 Önen Gonca, Türk Hukukunda Gabin, Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Antalya 2007, s. 3-4.

8 Korkut Özkorkut, Aşırı Yararlanma Hükümlerinin Tacirler Bakımından Uygulanması (TBK m.28), Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, Sayı 4, Aralık 2016, s. 69-71.

9 Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümler (Genel Hükümler), 7. Baskı, 1993, s.458.

10 Halid Elbir, İslam Hukukunda Gabin (Gabin), İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Dergisi, I/1, İstanbul 1963, s. 6.

11 Elbir, Gabin, s.6.

12 Reşat Kaynar, Türk Borçlar Hukuku Dersleri Genel Hükümler, İstanbul 1965, s.56.

13 Ferit Saymen/Halid Elbir, Türk Borçlar Hukuku (Borçlar), İstanbul 1958, s. 232, Feyzi Necmeddin Feyzioğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler (Borçlar), Cilt 1-2, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1976, s.249, 254.

14 Necip Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku (Borçlar Hukuku), 7. Baskı, 2017, s.480.

15 Esener/Gündoğdu, Kuruluş ve Geçerlilik, s.161.

16 Schwarz, Ders, s.350

17 Eraslan Özkaya, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, 2015, s.17.

18 Selmanı Okumuş, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre Aşırı Yararlanma (Gabin), T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 65 – 66.

19 Arsebük, Umumi Esasları, s. 222; Turgut Akıntürk, Borçlar Hukuku, İstanbul 2018, s.60; Safa Reisoğlu, Borçlar Hukuku (Borçlar), C. I, Ankara 1972, s.107.

20 Feyzioğlu, Borçlar, s. 249 vd.

21 Yargıtay 1. H.D. T. 14.11.2017, 2014/21518 E., 2017/6403 K.

22 Halid Elbir, Gabinin Unsurları, İstanbul Barosu Dergisi, C. 25, Nisan 1951, s. 16.

23 Eugen Bucher, Schweizerisches Obligationenrecht, Allgemeiner Teil ohne Deliktsrecht, 2. Aufl., Zürich Schulthess 1988, s. 231.

24 Yargıtay 1. H.D. T. 27.12.1976, E. 1976/10791, K. 1976/12751.

25 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, s. 484.

26 Yargıtay 1. H.D. T. 04.03.1969, E. 1969/391, K. 1969/1133.

27 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, s. 484.

28 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, s. 483.; Ahmet M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler (Genel Hükümler), Ankara 2018, s. 219; Saymen/Elbir, Borçlar, s.167.

29 Yargıtay 4. H.D. T. 18.01.1958, E. 1957/6713, K. 1958/283.

30 M. Kemal Oğuzman/Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler (Genel Hükümler), C. I, İstanbul 2011, s. 137; Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler (Genel Hükümler), Ankara 2018, s.419.

31 Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Genel Hükümler, s.461.

32 Yargıtay 1. H.D. T. 11.09.1946, E. 1945/4025, K. 1946/3574.

33 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, §39, N.16; Eren, Genel Hükümler, s. 380.

34 Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Genel Hükümler, s. 462.

35 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, §39 N. 14; Kılıçoğlu, Genel Hükümler, s. 151.

36 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, §39 N. 14.

37 Oğuzman/Öz, Genel Hükümler, s.138.

38 Ernst Kramer, Berner Kommentar, Bd. IV/1/2/1a, Art. 19-22 OR, Bern 1991.

39 Eren, Genel Hükümler, s. 423.

40 Claire Huguenin, Obligationenrecht Allgemeiner und Besonderer Teil, Zürich 2012.

41 Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Genel Hükümler, s. 426. 

42 Yargıtay 1.H.D. T. 27.03.2017, E. 2014/20584, K. 2017/1437.

43 Oğuzman/Öz, Genel Hükümler, s. 113-115.

44 Mehmet Murat İnceoğlu, Borçlar Hukukunda Doğrudan Temsil, İstanbul 2009, s. 20.

45 Zekeriya Kürşat, Borçlar Hukuku Alanında Hile Kavramı, s. 25 vd.

46 Yargıtay H.G.K. T. 25.03.2015, E. 2013/19-1707, K. 2015/1072.

47 Saymen/Elbir, Borçlar, s. 274; Reisoğlu, Borçlar, s. 83.

48 Saymen/Elbir, Borçlar, s. 275.

49 Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Genel Hükümler, s. 457.

50 Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukuku, s.478.

51 Eren, Genel Hükümler, s. 368.

52 Mustafa Tiftik, “Borç Sözleşmelerinin İrade Sakatlığı Sebebiyle İptalinde Uğranılan Zararların Tazmini”, Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.X, s. 413.

  • Özet yapım aşamasında
Keywords
Sözleşme, Gabin, İrade Sakatlıkları, Sözleşmeler Hukuku, Borçlar Kanunu, Medeni Usul Hukuku
Capabilities
Contract Management
Legal Workflow Management
More Insights

Articletter / GSI Brief

GSI Brief & Legal Brief

GSI Brief 204

Gsi Brief 204

Brief
Read more
GSI Brief 205

Gsi Brief 205

Brief
Read more
GSI Brief 206

Gsi Brief 206

Brief
Read more
GSI Brief 207

Gsi Brief 207

Brief
Read more

Articletter - Winter Issue

YEKA Kapsamında İdare ile Akdedilen Kullanım Hakkı Sözleşmesinin Mahiyeti - YİD Sözleşmelerinin Mahiyetindeki Dönüşüm ile Birlikte Bir Değerlendirme -

Yeka Kapsamında İdare Ile Akdedilen Kullanım Hakkı Sözleşmesinin Mahiyeti - Yi̇d Sözleşmelerinin Mahiyetindeki Dönüşüm Ile Birlikte Bir Değerlendirme -

2019
Read more
TBK Kapsamında 2020’de Yürürlüğe Girecek Hükümler

Tbk Kapsamında 2020’de Yürürlüğe Girecek Hükümler

2019
Read more
E-Ticarette Mesafeli Sözleşmeler

E-ticarette Mesafeli Sözleşmeler

2019
Read more
Kamu Hizmeti İmtiyaz Sözleşmeleri ve Yabancı Yatırımlarda ICSID Tahkimi

Kamu Hizmeti İmtiyaz Sözleşmeleri Ve Yabancı Yatırımlarda Icsid Tahkimi

2019
Read more
Sözleşmeler Hukukunda Gabin ve İrade Sakatlıklarının Değerlendirilmesi